"Cumhuriyet Yeniden İnşa Ediliyor"!
“CUMHURİYET YENİDEN İNŞA EDİLİYOR”!..
SÜLEYMAN YAĞIZ
www.suleymanyagiz.net
“Atatürk onun en değer verdiği varlıktı. Çocukluğu ile ilgili anıları ona sorulduğunda hep anlattığı, Atatürk Büyükada’ya geldiği zaman çocukluk arkadaşı Emin Adakan’la, Atatürk’ün elini tutma ya da elbisesine deyme yarışı yapmasıydı. Bir keresinde de bunu başarmıştı ve Atatürk’ün onun başını okşaması, onun hiçbir zaman unutamadığı en özel çocukluk anısıydı.
Bunun en güzel göstergesi evindeki salonun başköşesinde ve yeri hiçbir zaman değişmeyen Atatürk büstü idi. Hayatının yazılmasına izin verdiği kitabında, olmasını istediği ilk resim bu büst olmuştu dedemizin.
Bundan dolayıdır ki Ata’mızın ‘Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlâklısını severim’ sözlerinin içinde yer alan ‘zeki’, ‘çevik’ ve ‘ahlâklı’ olmak, onun en büyük düsturlarıydı.” (15 Ocak 2012)
Bu sözler, Lefter’in torunlarından Özlem Katmer’e ait… Dinlerken, gözlerim doldu…
Atatürk’ü sevmenin artık neredeyse suç sayıldığı bir süreç yaşanırken, Lefter gibi efsane bir futbolcunun torununun, dedesinin Atatürk sevgisini haykırma gereksinmesini duyması gerçekten de çok ilginçti…
Bunun mutlaka çok önemli bir anlamı olmalıydı…
Böyle bir dönemde Lefter’in torununun Atatürk sevgisinden söz etmesi, kendisinin ve ailesinin geleceği için bir risk de oluşturabilirdi… Ama o, konuşmasından anlıyorum ki, böyle bir şeyi aklına bile getirmemişti… Önemli olan, o büyük sevgiyi dile getirmekti…
ATATÜRK’ÜN DEFTERİ KAPATILMAK İSTENİYOR…
87 yaşındaki Lefter, Cumhuriyet’ten iki yaş küçüktü... Dolayısıyla Cumhuriyet öncesi ile sonrasını karşılaştırma olanağına sahipti… Ve aradaki fark nedeniyle de onun Atatürk sevgisi sıradan bir sevgi değildi… Anlaşılan o ki, Lefter’in Atatürk sevgisi, sadece, başını okşaması için de değildi…
Atatürk’ün getirdiği yenilikler, devrimler, başını okşaması ile özdeşleşmiş olmalıydı ki, bu içten sevgisini ölümsüzleştirmişti…
Demek ki, Lefter, Atatürk’ü gerçekten çok sevmişti…
Lefter, Atatürk’ü o kadar çok sevmişti ki, bu sevgisini ailesine de aşılamıştı… O sebeple de cenazesinde torununun aklına gelen en önemli anılarından biri, onun Atatürk sevgisi olmuştu…
Atatürk denilince artık burun kıvırmaya başlayanlar, Lefter’in Atatürk sevgisini anlayabilecekler mi acaba? Doğrusu çok merak ediyorum!..
Zira artık, Atatürk’ün defteri kapatılmak isteniyor… Fakat kimse, bu gidişi önleyemiyor!!!
Açıkça yazılmaya da başlandı, aslında… Diyorlar ki, “Besbelli ki, birileri, ‘Cumhuriyet’in temel taşları yerinden oynatılıyor’ diye telaşa düşmektedirler. Bize göre ise, tam tersine Cumhuriyet’in temelleri güçlenmektedir. ‘İsim ve resimden ibaret’ bir Cumhuriyet’in değil, ‘cumhur’un irade ve taleplerine uygun bir Cumhuriyet anlayışı yeniden inşa ediliyor.” (Cemal Uşşak, Rotahaber, 15 Aralık 2011)
YENİ BİR DURUM DEĞERLENDİRMESİ YAPILMALIDIR
Cemal Uşşak’ın satırları çok net… Açık açık yazdığı ve iktidar mensupları gibi niyetlerini gizlemediği için kendisine teşekkür bile etmeliyiz… Ne diyor Cemal Uşşak?
“CUMHURİYET YENİDEN İNŞA EDİLİYOR…” diyor…
Yâni… “Yâni”si şu ki, “YENİ BİR CUMHURİYET KURULUYOR”, demek istiyor…
Fakat muhalefet partileri hâlâ, iktidara, “Yoksa, senin gizli bir niyetin mi var?” diye soruyor…
Oysa iktidar gizlese de yandaşları, ortakları artık gizlemiyor, açık açık söylüyorlar...
Onun içindir ki, Atatürk Cumhuriyeti’nden yana olanların yeni bir durum değerlendirmesi yapmaları gerekiyor…
Örneğin, “Dokunulmazlığımızı kaldırın” gibi efelenmelere soyunmamaları gerekiyor…
Böyle giderse, bu gidiş önlemez ise zaten o günler de gelecektir!..
Bir gün gelecek ki, “Buyurun dokunulmazlıkları kaldırıyoruz. Gelin hep beraber hesap verelim” diyeceklerdir…
Ve bunu diyenler iktidarın etki alanına giren yargıdan tek tek aklanarak çıkacaklardır…
Olan, “Dokunulmazlığımızı kaldırın” diye efelenenlere olacaktır…
Onun içindir ki, zaman, kabadayılık etme zamanı değildir…
“Şundan da hesap sorun, bundan da sorun” diyerek başka adreslerin de gösterilmemesi gerekiyor…
Çünkü öyle denildikçe, “Madem öyle ondan da hesap sorulacak” denilecektir; denilmeye başlandı bile…
“FAŞİZAN GÖSTERİLERİ ÇAĞRIŞTIRIYOR”MUŞ!
Haklı gerekçelerle yapılan kutlama iptallerine hücum etmek yerine, bütünüyle haksız gerekçelerle yapılan tören iptallerine ciddi biçimde karşı çıkmak gerekiyor…
Geçen yılki Cumhuriyet Bayramı törenlerindeki kısıtlamalara, Van Depremi ile şehit olaylarının artmasının gerekçe gösterilmesi kabul edilebilir bir durumdu. Ama şimdi 19 Mayıs’a sınır getirilmesi için gösterilen gerekçelerin hiçbiri kabul edilebilir değildir.
Nedir gerekçeler? Çocukların törenlerde “üşümesi” ve bu tür gösterilere “modern dünyada artık pek rastlanılmaması”, hatta bazı yandaşlara göre de gösterilerin “faşizan gösterileri çağrıştırması”ymış!..
Bunların hepsi palavradır… Gösterilerin faşizmi çağrıştırdığını iddia edenlerin, zaten kendileri faşistleştiler… Ama faşizm karşıtı görünerek faşistleştiklerini gizlemeye çalışıyorlar.
Asıl sebebi, Sabah Gazetesi Yazarı ve eski Millî Eğitim Bakanı Hasan Celal Güzel çok açık söyledi: “Çocukların, özellikle kız çocuklarının örf ve adetlere uymadığı iddia edilen kılık kıyafetleri”… (TV8, 8. Gün, 14 Ocak212)
Evet, asıl ve tek sebep budur…
MUHALEFETİN KISILAN SESİ DAHA DA KISILACAK
Meclis TV’nin yayını önemli ölçüde kısıtlandı… Muhalefetin sesi artık tesadüfü yayınlara kaldı…
Meclis’teki muhalefet gereken muhalefeti gösteremedi, etkili olamadı; hâlâ da olamıyor…
Sıra, TBMM İçtüzüğü’nün değiştirilmesine geldi…
O da değiştirildikten sonra muhalefetin kısılan sesi daha da kısılacak…
İktidar mensupları, “Sadece muhalefetin konuşma süreleri değil, iktidarın konuşma süreleri de sınırlanıyor” diyerek, demagoji yapıyorlar…
Çünkü onlar için TBMM’deki konuşma sürelerinin sınırlanması önemli değil…
Onlar istedikleri televizyon kanalına istedikleri zaman çıkma, dolayısıyla her ortamda mesajlarını verme olanağına sahipler…
Hepimiz görüyoruz: İktidar yanlısı olsun olmasın hemen her televizyon kanalı iktidardan birisi konuşunca hemen programlarına ara verip onları canlı olarak ekrana getiriyor…
İktidar yanlısı olanlar gönüllü hizmet olarak ekrana getirirken, iktidar yanlısı olmayanlar korkudan yayımlamak zorunda kalıyor…
SÜREÇ HIZLANDI, BÜYÜK BİR İVME KAZANDI
Tarih 31 Mart 2010… Şöyle demiştim:
“Türkiye’de rejim değişti!.. Laik cumhuriyet gitti, yerine ‘Ilımlı İslâm Cumhuriyeti’ geldi!.. Evet evet, şaka değil; aynen öyle oldu… Değişiklik yasal olarak değil, fiilen oldu… Şimdi sıra, ‘Ilımlı İslâm Cumhuriyeti’ni yasal güvencelerle ayakta tutacak ve devamını sağlayacak köklü düzenlemeleri gerçekleştirmeye ve önündeki en büyük engel olan yüksek yargıyı ele geçirmeye geldi… Anayasa değişiklikleri onun için yapılmak isteniyor”
Bunu, o gün AKP’li olan ama AKP’nin ideolojisiyle ilgisi bulunmayan bir milletvekiline de söylemiştim… Ne ki, inandıramamıştım… O da sadakatinden dolayı bir kez daha vekil seçilerek bana inanmamanın ödülünü de almış oldu…
O günden bu güne süreç hızlandı, büyük bir ivme kazandı; yargının sadece yükseği değil neredeyse bütününü ele geçidiler…
Yargıyı ele geçirmeden önce değişiklikler korka korka yapıyorlardı şimdi göstere göstere yapıyorlar…
Yargı dışına çıktıklarında ise “yargının bağımsız olduğunu” ileri sürüyorlar…
Yasaları, insanların gözlerinin içine baka kasten yanlış yorumlamaktan bile herhangi bir sakınca görmüyorlar…
YARGIYA EN AĞIR ELEŞTİRİLERİ BUNLAR DİLE GETİRİYORDU
Oysa düne kadar, yargıya yönelik ağır eleştirileri bangır bangır bağırarak bunlar dile getiriyorlardı…
Geçenlerde Gazeteci-Yazar Doğan Akın hatırlattı… Dedi ki:
“Ergenekon sürecinde hâkim ve savcılara en ağır suçlama ve hakaret AKP hükümetinden geldi. Üstelik Kılıçdaroğlu’nun sözleriyle karşılaştırılması mümkün olmayan bu ifadeleri, AKP içinde yüksek profili çizen isimlerden biri kullanmıştı.
Hatırlatalım. İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi, Oktay Kuban’ın ‘nöbetçi hâkim’ olduğu 1 Nisan 2010’da Balyoz soruşturmasında tutuklanan 19 kişi hakkında tahliye kararı aldı. Karar, özellikle iktidara yakın gazete ve televizyonlarda ‘Balyoz'da pis kokular’ tonunda ifadelerle ele alındı. Ancak en ağır sözler Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün’den gelecekti. Tarih 4 Nisan 2010. AKP Bursa İl Başkanlığı’nın toplantısında konuşan Ergün’ün sözlerini birlikte okuyalım:
‘Görüyoruz ki çeteler, sadece çete değilmiş, sadece çete ve avukatından oluşmuyormuş. Meğersem çetenin medyası, rektörü varmış. Maalesef çetenin nöbetçi hâkimi, savcısı oluyor!..’
Bir hükümet üyesinin, devam etmekte olan, üstelik henüz dava aşamasına bile gelmemiş bir soruşturma hakkında yargıyı bu ifadelerle suçlayabildiği bir ‘hukuk devleti’ olabilir mi?
Benim dikkatimden kaçmadıysa, Ergün’ün bu sözleri herhangi bir fezlekeye konu edilmedi. Bırakın fezlekeyi, medya bile bu sözlerin üzerinde durmaktan kaçındı.” (T24.com.tr, 13 Ocak 2012)
* * *
Evet, iktidar dün - topyekün- öyleydi… Bugün başka…
Dün, “hâkimi, savcıyı çetenin nöbetçisi” olarak suçluyorlardı…
Bugün, “Yargı bağımsızdır. Türkiye bir hukuk devletidir” diyorlar…
Oysa, ortada hukuk-mukuk kalmadı…
Zaman, “fezleke oyunu” oynama zamanı değil!..
Eğer bu gidiş önlemezse gün gelir, fezlekesiz bile götürürler!..
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
YAZARLAR
Seçme Haber
| Demokrasi Getirmek |
|
| Devamı... |


ABD, nükleer silah bulundurduğu gerekçesiyle Irak’a girdi. Bulamayınca bu sefer “Demokrasi getireceğim” dedi, 1 milyona yakın insan, hayatını kaybetti ve sonuçta Irak ikiye bölündü.
