1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>

Ermeni Sorunu – Yeni Politikalar

Uluç Gürkan - 27 Aralık 2011

Ermeni Sorunu – Yeni Politikalar
“Önyargıları Aşmak, Nefretten Arınmak”
http://twitter.com/#!/Uluc_Gurkan
Türkiye’nin politikaları ikna edici mi?

Türkiye’nin “Ermeni soykırımı” iddiaları karşısında izlediği politika ikna edici değildir…  

Türkiye “soykırım” suçlamalarını, deyim yerindeyse, bir tür “tencere dibin kara, seninki benden kara” edebiyatıyla karşılamaya çalışmaktadır. Bu bağlamda, daha çok “çatışmayı önce kimin başlattığı”, “hangi taraftan kaç kişinin öldüğü” tartışmasına yoğunlaşmaktadır.

Bu tartışma biçimi, Türkiye’nin politikalarını karşı tarafın belirlediği “soykırım çerçevesine” hapsetmektedir. Dolayısıyla, tarihi ve hukuki gerçeklere uzak kalan bir edilgenliğe, ölüm ve zaman çarpıtmalarının karşısında içinden kolay çıkılamayan peşin bir teslimiyete, yılgınlığa dönüşmektedir.

Türk Tarih Kurumu Ermeni Masası Başkanı Prof. Dr. Kemal Çelik’in televizyonlardaki, “Ermeni soykırımı yoktur. Ancak Ermenilere yönelik bir katliam olmuştur” aymazlığı, teslimiyetin hangi boyutlara ulaştığının çarpıcı bir örneğidir.

Türkiye’nin öncelikle, tarihi ve hukuki gerçeklerle uyuşmayan bu ruh çöküntüsünden kurtulması gerekir. Burada da, tarihi ve hukuki gerçeklerle bütün boyutlarıyla yüzleşebilmek özellikle önem kazanıyor…

Hiç kuşkusuz, 1915 tehcir sürecinin kendi içinde “son derece acı olaylar” içerdiğini görmezden gelemeyiz. Ötesinde, bu acılarla ilgili sorumluluk payını kabullenmekten de kaçınamayız. “Katil" yaftası takılmak istenen devrin Osmanlı Hükümeti Başbakanı Talat Paşa’nın anılarında açıkça yazdığı biçimiyle, “Esas itibarıyla askeri bir ihtiyat tedbirinden başka bir şey olmayan tehcir, vicdansız ve seciyesiz insanların elinde bir facia şeklini almıştır.” (“Talat Paşa’nın Hatıraları”, Yenigün Haber Ajansı, 1998, s.78)

1915 olayları kanlı bir mirastır. Ancak dökülen kan, yaşanan acılar tek yanlı değildir. Karşılıklıdır ve savaş koşullarında gerçekleşmiştir. Bu konuda, Anadolu’da Türklerin ve Kürtlerin yaşadıkları konusunda “üç maymunu oynamak”, tarihle yüzleşmek değil, “yüzsüzleşmek” olur…

Dolayısıyla, 1915 tehcir faciası bir kırım/katliam değildir. Soykırım hiç değildir. Planlanmış örgütlü bir “savaş suçu” olarak da tanımlanamaz… Bu nitelemelerin hiç biri doğru sayılamaz, haklı bulunamaz… Türkiye gelinen bu noktada, “soykırım” odaklı anlamsız sayısal tartışmalara son vermeli, yaşananların bir “savaş trajedisi” olduğunu belgeleyen tarihi ve hukuki gerçekleri ön plana çıkarmalıdır. (Uluç Gürkan, “Ermeni Sorunu’nu Anlamak” – Destek Yayınevi, 2011)

Tehcir keyfi bir uygulama mı?

1915 tehciri, Anadolu’daki Ermenileri katletmeye yönelik dönük keyfi bir uygulama değildir. Unuttuğumuz, bize unutturulan meşru sebepleri vardır. Anımsayalım:

1. Tehcir öncesinde, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte çok sayıda gönüllü  Ermeni Rus işgal ordusunda görev yaparken, Ermeni çeteleri Zeytun, Muş, Bitlis, Van ve Şebinkarahisar’da Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmıştır. Urfa, Yozgat, Amasya, Erzurum, Tokat, Kayseri, Elazığ ve Diyarbakır’da askeri tehdit oluşturan sabotajlar birbirini izlemektedir… Bu zaman diliminde yaşamını yitiren Müslüman Türk ve Kürt sayısı sadece Van’da on binlerle ifade edilmektedir.

2. Ayaklanmalar ve sabotajlar, Osmanlı Ordusu’nun başlıca ikmal yollarını ve askeri iletişim hatlarını hedef almaktadır. Ordunun önemli bir gücü ayaklanmalar ve sabotajlarla uğraşmak zorunda kalması Rus cephesinde zaaf yaratmıştır.

3. 1914-1915 yıllarında, Anadolu’da çok sayıdaki yerleşim biriminde Türkler ve Kürtler (Müslümanlar) ile Ermeniler (Hıristiyanlar) birbirine karşı silahlanmış ve çatışmaya başlamıştır.

4. ABD’li asker kökenli tarihçi Edward J. Ericson, “The Armenians and Ottoman Military Policy 1915” başlıklı incelemesinde, 1915 Ermeni ayaklanmasının Rus işgaline karşı savaşan Osmanlı ordusunun güvenliği açısından ağır ve acil bir tehdit oluşturduğunu belgelendirmektedir. Ericson, tehcir uygulamasını “bu askeri soruna karşı bir tedbir” olarak değerlendirmektedir. (“ War in History”, Sage Publications Ltd., 2008 -2- ss.141-167)

1915 tehcir uygulaması, 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerinin, 1977 tarihli Ek 2 Protokolü uyarınca “askeri gereklilik” kapsamında değerlendirilmeye açıktır. I. Dünya Savaşı koşullarında Osmanlı Ermenilerinin silahlı isyanı ve Osmanlı topraklarını işgal eden Çarlık Rusyası’nın yanında savaşa katılması, tehcir uygulamasının “askeri gereklilik” bağlamında değerlendirilmesini haklı kılmaktadır…

“Holokost” benzetmesi…

Osmanlı İmparatorluğu savaş halindeyken gerçekleşen Ermeni ayaklanması, 1915’de yaşananlar ile Yahudi soykırımı arasında kurulmak istemen bağlantıyı temelsiz kılmaktadır.

Unutulmamalıdır ki, Yahudi soykırımı gerçekliğinde Alman Yahudilerinin Almanya’ya karşı ne silahlı bir direnişi söz konudur, ne de bu Yahudilerin Almanya’nın savaş halinde olduğu ülkelerle silahlı bir işbirliği… Dolayısıyla, II. Dünya Savaşı öncesi ve sırasında Yahudilere uygulanan soykırım ile I. Dünya Savaşı günlerinde Ermenilerin maruz kaldıkları iddia edilen olaylar arasında, “soykırım” bağlamında, herhangi bir paralellik kurulamaz.

Bu paralelliğin, tehcir uygulamasının doğudaki Rus cephesine uzak kimi illeri de kapsaması nedeniyle yapılmaya çalışması da zorlamadır… Osmanlı Devleti tehcir kararını, ülkenin dört bir yanının yangın yerine dönmesi üzerine almıştır.

İstanbul’da Fransız Elçiliği tarafından hazırlanan 25 Nisan - 1 Mayıs 1915 arasındaki istihbarat notları bu durumu açıkça ortaya koymaktadır:

1. Rus donanması İstanbul Boğazı’nın Karadeniz girişindedir.
2. İngiliz ve Fransız donanması Çanakkale Boğazı girişine saldırmaktadır.
3. Kafkasya Cephesinde Ermeniler, Rus ordusu ile birlikte Türklere karşı savaşmaktadır.
4. Erzurum bölgesinde, özellikle Van’da Ermeni çeteleri, Türklere karşı savaşmaktadır.
5. Osmanlı başkentinde Ermeni Komitelerinin liderleri tutuklanmıştır.
6. Osmanlı hükümetinin bu baskısı, Zeytun ve Kafkasya Cephesinde Ermenilerin tutumundan kaynaklanmaktadır.
7. Osmanlı Harp Divanı Başkanına göre; ülke dışındaki Ermeni Komiteleri, Doğu Anadolu’da altı vilayette ayaklanma hazırlığındadır. (Gerçekte Ermeni Komiteleri ayaklanmayı başlatmışlardır; raporda “hazırlık” aşamasında oldukları yazılmıştır.)

Tarihle yüzleşmek…

Hiç kuşkusuz, tehcirin meşru gerekçelerinin olması bu süreçte Ermenilerin yaşadığı acı olayları meşrulaştırmaz. Ancak acıların yaşanmış olması tehcirin meşru gerekçelerini ortadan kaldıramaz…

Devrin Osmanlı Hükümeti de 1915’de yaşananlarla bu anlayışla yüzleşmiştir… 1915 Eylülünde, savaşın bütün şiddetiyle sürdüğü bir sırada, Talat Paşa’nın yazılı talimatıyla tehcir faciası soruşturulmuş ve yurdun dört bir yanında Harp Divanları kurulmuştur. Ermeni kafilelerin zarar görmesine sebep oldukları iddia edilen, 600’ü aşkın kamu görevlisi ile bine yakın sivil (toplam 1.673 tutuklu) yargılanmıştır. 67’si idam olmak üzere bini aşkın kişi için “öldürme, yaralama, görevi ihmal, soygun” gibi suçlardan çeşitli cezalara hükmedilmiştir.

1915-1916 yıllarındaki bu yargılama, savaş suçları hukuku alanında dünyadaki ilk örnektir. Osmanlı Devleti’nin “Ermeni kırımı planlaması” yapmadığını, böyle bir kastının bulunmadığını; istenmeyen acı olaylarla karşılaşınca bunlarla yüzleşmekten de kaçınmadığını ortaya koymaktadır. Devrin Osmanlı Hükümeti, yaşanan acının üzerini örtmemiş, “ama onlar da isyan etmişlerdi” gibi gerekçelere sığınmamış, acının hesabını o günün yargısında kesmiştir.

Bu konuda bir de Mondros Mütarekesi’yle başlayan işgal döneminde iktidara gelen Hürriyet ve İtilaf hükümetleri tarafından İngilizlerin baskısıyla kurdurulan askeri mahkemelerin yaptığı yargılamalar vardır.  Bu mahkemeler hakkında İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Calthorpe, 1 Ağustos 1919’da Londra’ya gönderdiği raporda “mahkeme süreci, hem bizim hem de Türk Hükümeti’nin itibarını zedeleyen bir maskaralığa dönüşmüştür” değerlendirmesini yapmıştır.

Buna karşın, Ermeni soykırımını savunanlar her vesileyle işgal yıllarının yargılama maskaralığına atıf yaparken, 1915-1916 yıllarında İttihat ve Terakki Hükümeti’nin kendi iradesiyle gerçekleştirdiği örnek yargılamaları yok saymaktadır.

Malta yargılaması…

Türkiye, bugüne değin savaş koşullarında yaşanmış bir sürgün öyküsü olarak anımsadığı Malta olayının gerçekte bir yargılama olduğunu gün ışığına çıkarmalı ve bunu soykırım önyargısına saplanmış olanlara da anımsatmalıdır.

BM Soykırım Sözleşmesi’nin 6. maddesinde “soykırım suçunun” varlığı ya da yokluğu konusundaki kararı verecek yetkili mercii “yargı organları” olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla yabancı ülke parlamentolarında alınan kararların uluslararası hukukta herhangi bir yeri bulunmamaktadır.

I. Dünya Savaşı yıllarında Anadolu’da Ermenilere kırım uygulandığı yolundaki iddialarla ilgili yargı süreci 1919-1921 arasında Malta’da gerçekleşmiştir… I. Dünya Savaşı sonrasında çok sayıda İttihat ve Terakki Partisi yöneticisi “Ermenilerin toplu katliamı” suçlamasıyla üç yıla yakın süre Malta’da tutulmuş ve Sevrés Antlaşması hükümleri uyarınca “soruşturulmuştur.”

Bu soruşturmayı yürüten makam Londra’daki İngiliz Kraliyet Başsavcılığı’dır. Sıradan atanmış bir rütbeli savcı değildir. Sevr Antlaşması hükümleri uyarınca son derece kapsamlı bir soruşturma yapılmıştır. İşgal altında el koyulan Osmanlı arşivinin yanında, İngiltere ve Amerika’da “Ermeni kırımı/katliamı” konularında bilgi, belge taranmış, ancak “bir hukuk mahkemesinde “geçerli sayılabilecek” hiçbir kanıt bulamamıştır.

İngiliz Kraliyet Başsavcılığı, İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın “hukuk bir dava açılamayacaksa siyasi bir dava açılsın” yolundaki baskısı de reddetmiş ve günümüz hukukunda “takipsizlik-kovuşturmaya yer olmadığı” hükmüne vararak üç yıla yakın süre Malta’da tutulan İttihat ve Terakki yöneticilerinin serbest bırakılmalarını sağlamıştır.

İngiliz Kraliyet Başsavcılığı’nın bu kararının, “Ermeni soykırımı” iddialarını kökten çürüten hukuki sonuçları olduğu yadsınamaz. Malta’daki bu yargı süreci, Yahudi Soykırımı yargılamasının yapıldığı Nürnberg Mahkemesi ile benzer uluslararası hukuk kurgusunda gerçekleşmiştir.

Nefret söylemi…

 Türkiye’nin üzerinde durması gereken bir konu da “soykırım suçu”nun hukuki çerçevesiyle ilgilidir… “Soykırım suçu”nun hukuki çerçevesini belirleyen 1948 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Soykırım Sözleşmesi’nin 4. Maddesine göre; bu suçun tüzel kişilere değil, gerçek kişilere yöneltilmesi gerekiyor. Bu hukuki gerçekliğe karşın, “Ermeni Soykırımı” suçlamaları –genelde- ülkesi ve ulusuyla Türkiye’ye yöneltiliyor. Dolayısıyla, Türkiye soykırımcılıkla suçlanırken gerçekte bir tür “nefret söylemi-hate speech” suçu işlenmiş oluyor.

“Belli bir gruba karşı düşmanlık duygularını tetikleyen önyargılı ve ayrımcı bir dil kullanılması” biçiminde tanımlayabileceğimiz nefret söylemi, bu bağlamda, Türkiye’ye karşı düşmanlık duygularını tetikliyor. Türkiye, bu hukuk dışı ve ırkçı söyleme son verilmesini, “soykırım” iddialarını tartışmanın önkoşulu yapmalıdır.

Burada, “soykırım” iddialarının Türkiye’ye karşı bir tür nefret söylemine dönüşmesinin, zamanlamasının ve nedenlerinin de irdelenmesi gerekiyor… “Ermeni Soykırımı” iddiaları, 1990’lı yıllarda, Sovyet sisteminin çökmesi ve Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yeni bir ivme kazanmıştır. Samuel Huntington’ın din farklarını ön plana çıkarttığı “Uygarlıklar Çatışması” temelinde biçimlenen “Yeni Dünya Düzeni” ile bütünleşmiş, uluslararası bir boyut kazanmıştır. Ötesinde, geçmişe ait bir hesaplaşma olmaktan çıkıp güncel politikaya dönüşmüştür.

Gelişmeleri izlemek için: http://twitter.com/#!/Uluc_Gurkan

 

Seçme Haber

Pembe Metrobüs

20 Şubat 2012 günü CHP’den gelmişti; ilahi bir karara ilişkin, büşralar (ki bundan böyle karışacaklarmış dincilere, cincilere, son kertede yolculuk karanlığa), bugün de Saadet Partisi’nden gelen (ki toplumsal cinsiyetçilik bağlamında son kertede kadın kısmısını yaşamdan

Devamı...