1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>

Ya Demokrasi ya da Teokrasiyi Oylayacaksınız

Galip Baysan - 06 Eylül 2010

12 Eylül geldi sayılır. Hepimiz yine sandık başına gidip ülkemizin, halkımızın geleceği ile ilgili hayati önemi haiz bir konuda tercihimizi ortaya koyacağız. Çoğunlukçu Demokratik yaşamın en güzel taraflarından biri bu oy verme işi. İnsanlar bireylerin özgürce oylarını verebilmeleri için yüzlerce yıl büyük uğraşlar vermişler, büyük fedakârlıklara katlanmışlardır. Toplumsal yaşamın en büyük gücü, işte ellerinizden çıkan bu oylardır. Siz yani özgür yurttaşlar, verdiğiniz oylarla dilediğinizi yüceltir, dilediğinizin sizi daha fazla sömürebilmek için kurduğu tuzakları yerin dibine gömebilirsiniz. Yani asıl güçlü olan ne yöneticiler, ne Hükümet görevlileri, ne de rütbeli rütbesiz bürokratlardır. Asıl güç sizdedir, sizin elinizdedir. Bu tip sandıklardan eğer hileli, hurdalı hareketler olmazsa sizin istediğiniz sonuçlar çıkar. Bu nedenle size tavsiye edebileceğim en önemli şey, ne yapıp edip sandık başına gitmeniz ve oyunuzu vermeniz ve tabii sonuçta ortaya çıkacak olumlu olumsuz durumların sorumluluğunu yürekli bir şekilde taşımanız olacaktır.

Şimdi sizin, aile fertlerinizin, akrabalarınız ve dostlarınızın gelecek günlerde yaşamını etkileyecek en önemli olaylardan biri karşısında tercihinizi belirlerken sizleri etkileme konusunda fazla bir şey söylemeden, size olayların görünmeyen yüzünü göstermek istiyoruz. Belki ancak bu şekilde sizlere yardımcı olabilir ve ulusumuzun hak ve menfaatlerine sahip çıkabiliriz.

Bu oylamada neden evet, neden hayır vermeniz gerektiği konusunda çok güzel sözlerle süslü pek çok görüş dinliyorsunuz. Biz ışınlarımızı bütün bu sözlerin arkasına çevirmek istiyoruz. Orada gördüğümüz şey, gerçek anlamda tüyler ürperticidir. Orada en az 200 küsur yıllık dev bir sorun yatıyor. Bu sorun ülkemizdeki ilericilik, gericilik sorunudur. Bir tarafta ülkeyi, daha doğrusu Türk toplumunu çağdaş dünyaya götürmek isteyenler, diğer yanda uhrevi dünya anlayışı ile bezenmiş bir yapıda yüzlerce yıl geriye götürmek isteyenler büyük bir mücadele içine girmişler ve bu mücadeleyi halen devam ettiriyorlar..

Bir taraf duymaya alışık olduğumuz bir tabiri” Hayatta en hakiki mürşit İlimdir, fendir” diye dayatırken, diğer taraf “Hayatta en hakiki mürşit Dindir, İmandır” diye haykırıyor. Bir başka grup “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur derken, diğer grup da Egemenlik kayıtsız şartsız Allahın’dır diye cevap veriyor. Bir taraf başarıyı ve mutluluğu gelecek on yıllarda ararken diğer taraf mutluluğu 1400 yıl gerinin dünyasında arıyor. Yine bir grup Osmanlı Devleti çağın gerçeklerine ayak uyduramadığı için battı derken diğer taraf Osmanlı devleti dinden, dinin emirlerinden uzaklaştığı için battı diyor. Bu karşılaştırmayı böylece uzatabiliriz ama her halde meselenin kökeninde Tanzimat Döneminden beri devam eden bir çatışmanın mevcut olduğunu açıkça görebiliriz.

Türkiye cumhuriyeti ilk kurulduğu anda kendisini bir ulusal devlet olarak tanımladı. Bu tanımın hala pekiyi anlaşılmamış olduğunu görmek gerçekten de hüzün verici bir olaydır. Ulusal devlet, ulus anlayışında temelde ırk ve din birliğini esas alan topluluklar tarafından kolay kolay benimsenemiyor. Hele Osmanlı İmparatorluğu gibi 600 küsur yıl yaşamış muhteşem bir devletin çok dinli, çok uluslu toplumundan sonra, bu camiadan arta kalan soyların çoğunluğun adını taşıyan bir ulus halinde birleşmeleri daha zor oluyor.

Mustafa kemal ve arkadaşları bu zorluğu bildikleri için kurtardıkları topraklarda kurdukları cumhuriyeti bir ulus devlet haline getirmek için çok uğraştılar. Karşılaştıkları bütün zorlukları aşarak Osmanlıdan arta kalan otuza yakın ırk ve soyun bir arada mutlu yaşayabilmesi için ilk defa Türk ismi taşıyan bir devlet kurdular. Cumhuriyetin ilk dönemlerinden beri bu yeni devlet için en büyük iç tehdit, birlik ve beraberliğe yönelik ayrımcı anlayış ile yirminci yüzyılda Ortaçağı yaşayan bir toplumu güncel dünyaya uydurabilmek için yaptıkları reformları yıkmayı amaçlayacak irticai atılımlardı. Bu konuda en önemli görev Türk Ordusuna düşüyordu. Ordu bu görevi bazı iniş çıkışlarla 2000 yılına kadar başarı ile icra edebildi. Günümüzde yapılan bütün isnatlara, yakıştırmalara rağmen, öyle anlaşılıyor ki bu tarihten sonra görevi ülkenin aydınlarına bıraktı. Bıraktı diyoruz çünkü çok iyi biliyoruz ki eğer bu konularda gerçek anlamda bir isteği olsa idi bunu AKP yönetimi asla engelleyemezdi. İster kabul edilsin ister reddedilsin ve bu işin onuru iktidar partisine verilsin, bize göre bütün baskılara, yasadışı ve kasıtlı yapılan olumsuz davranışlara rağmen Türk Ordusu Komutanlarının Demokratik düzen içinde kalma gayretleri tarihimizin bu kritik döneminde saygı verici davranışlardır. Ancak bu arada Laik Cumhuriyetin bütün kurumları hırpalanmış, ya bizdensin ya da düşmanımızsın anlayışı ile Türkiye’de bir baskı rejimi kurulmuş ve maalesef ülke her gün büyüyen bir şekilde Irkçı bir atılımla bölünme tehlikesi içine sokulmuştur.

Yani ülkede Ordunun Demokratik esaslara, yasalara bağlı kalmak amacıyla uyguladığı strateji maalesef olumlu sonuç vermemiş ve ülke taa ilk günden beri korkulan iki büyük iç tehdit İrtica ve Ayrılıkçı Güçlerin arenası haline gelmiştir. İktidarımız bu dönemi bile bile yaratmıştır. Etrafınıza dikkatle baktığınızda Çağdaş Türk Cumhuriyetini tehdit eden Mürteciler ve Ayrılıkçıların adeta kol kola, sarmaş dolaş serbestçe dolaştığını, bunlarla yıllarca başarılı bir şekilde mücadele etmiş resmi devlet gücü elemanlarının hapishanelerde tutuklu olarak yargılandıklarını görebiliyoruz. Sanki ülkede bir karşı inkılâp olmuş ve bir otorite boşluğu oluşmuş gibidir.

Hükümet Yargıyı kullanarak Orduyu ağır bir baskı altına alırken, Meclisi ve Siyasi gücünü kullanarak Yargıyı kontrol etmeye çalışıyor. İnsan sormadan edemiyor. Bu gereksiz gayretlerin nedeni ne acaba? Nedeni basitçe özlem olarak belirtmemiz mümkün. Neye özlem? Diye sorarsanız cevabı her halde eski günlere, Osmanlıya dönüş özlemi olmalıdır.

Bir vesile ile söylediğimizi zannediyoruz ama yine tekrar edelim: Radikal Dinci kesimin Türk İnkılâp Tarihi konusundaki bilgileri sıfıra yakındır. Bunun nedeni, kendilerine çocuk yaşlardan itibaren aşılandığı gibi Laik Cumhuriyetin bütün kurumlarının kötü olduğu ve yeniden düzeltilmesi gerektiği anlayışıdır. Yeniden düzeltme isteğinin temelinde topluma yeniden Din adamlarının ve dini kuralların hâkim olması gerektiği inancı vardır.

Bu ideale, yani tıpkı İran, tıpkı Suudi Arabistan gibi din adamlarının popüler ve dini kuralların egemen olduğu bir İslam Cumhuriyetine geçiş aşamasında en büyük adım bu önümüzdeki Anayasa değişiklikleridir. Kasıtlı olarak darbe Anayasası diye lanse edilen 1982 Anayasası o kadar çok değişikliğe uğradı ki, o Anayasada Darbenin izi bile kalmadı. Buna rağmen özellikle Aydın kesim üzerinde olumlu etki yaratacağı inancıyla, 82 Anayasasına “Darbe Anayasası” adı veriliyor. Peki, 1961 Anayasası, !921 Anayasası ve onu temel alan 1924 Anayasası, hatta 1976 Anayasası ve bu anayasada yapılan1909 değişikliğine ne ad verecekler merak ediyoruz.

Bütün bu Anayasalarda yeni kurulan ulusal devletin güçlü olmasını istemek gerici ve tutucu bir anlayışmıdır? Zannetmiyoruz. Amaç; ülkenin birlik ve bütünlüğünün, yapılan çağdaş inkılâpların başarısından başka bir şey değildir. Bu Anayasaları yapanların ne kadar haklı olduğunu bu gün artık açıkça görebiliyoruz. İşte son iki seçimden sonra birlik düşmanları ile inkılâp düşmanlarının kendilerine sağlanan büyük avantajlara rağmen ülkeyi nerelere getirdikleri ortada.

Artık hepimiz biliyoruz ki bu referandumda Türk halkı, tarihinin en önemli dönemeçlerinden birinin başındadır. Ya yeni bir hamle ile ileriye doğru yönelecek ya da 180 derecelik bir açı ile geriye, yeniden Osmanlı Devletinin son dönemindeki o korkunç günlere dönecektir. İşte bu nedenle oylama Türk toplumu için inanılmaz derecede önemlidir. Açıkça belirtmek gerekirse Evet, oyu sizi diktaya, hayır oyu sizi Demokrasiye götürecektir.

Biz bu arada sık sık savunduğumuz gibi kadınlarımıza seslenmek istiyoruz. Analarımız, bacılarımız, kızlarımız bu siyasi gidişi yönlendirmek tamamen sizin elinizde. Oylarınızla ancak radikal dincilerin modern yaşamı engelleme ve toplumu yeniden dinsel baskılar altına sokma gayretlerini önleyebilir, Atatürk’ün sizlere verdiği geniş özgürlükleri kullanarak hem kendi ulusunuzu düze çıkarabilir ve hem de İslam Dünyasını masum kadınlarına mükemmel bir örnek olabilirsiniz.

Bu nedenle bu referandum süresince sizi göreve davet ediyor ve bir defa daha şöyle haykırmak istiyoruz. “ KADINLAR UYANINIZ!... ÇOCUKLARINIZI, EŞLERİNİZİ, BÜYÜKLERİNİZİ ÇAĞDAŞ DEMOKRATİK BİR DÜZENDE YAŞATABİLMEK İÇİN GÜCÜNÜZÜ ORTAYA KOYMANIN ZAMANI GELMİŞTİR. SİZİN YÖNLENDİRMENİZE, SİZİN OYLARINIZA HER ZAMANKİNDEN FAZLA İHTİYAÇLARI VAR.”

Dr. M. Galip Baysan

 

Seçme Haber

Bir Nisan Ayı da Böyle Geçti

Nisan; ilkbaharın güneşiyle, yağmuruyla, bazen serin, bazen ılık havasıyla en güzel ayıdır. Erguvanlar, leylaklar, erikler dallarda çiçeklenir…Kent yaşamının olumsuz dışsallıklarının o dayanılmaz kokusuna baskın gelir bahar çiçeklerinin kokusu… Ağaçlarda yalnızca çiçekler mi var ?... Dallara konan  kuşlardan oluşan doğanın o muhteşem  korosu…

Devamı...