1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>

Şu Benim Ermeni Meselem…

Selma Erdal - 23 Ağustos 2010

Günlerdir yazmıyorum…Ve yazmak şöyle dursun ulusal yayın organlarındaki EVET-HAYIR kapışmasını da izlemiyorum… Yoksa; HAYIR diye feryad edenlerle, EVET diyeceksiniz diye ülkeyi gerenlere söylenecek söz, yapılacak eleştiri öylesine çok ki… Ama siyasetçiler bu nedenle Devlet Bütçesi’nden para almıyorlar mı ?...Yırtarcasına hançerelerini, sokak kabadayıları gibi gözdağı versinler birbirlerine; sanki onların başka işleri ne ?…Öylesine pazarlıklar yapılır ki bu ülke üzerine; EVET diye meydanlarda gerine, gerine bağıranlar bir de bakarsınız ki HAYIR çıkınca sandıkdan apışıp kalırlar…Ne de olsa Hüsamettin ÖZKAN ve Deniz BAYKAL görüştüler, sarılıp öpüştüler…Kanımca bu olay göz ardı edilmemesi gereken önemli bir ayrıntı…... Kim bilir ne pazarlıklar yapılmaktadır ya da yapılacaktır ÖZKAN-BAYKAL görüşmesi bağlamında bekleyelim, görelim; kim, kime hısım, kim, kime hasım ?... Gerçi sonuçta ne olacağı bana ne dert, ne gam…Nasılsa ben saldım nam; Bursa’dan sonra, İstanbul sokaklarında yaptığım sözel savaşla…

Ne savaşı mı ?...

I.Şişli Ermeni Meydan Muharebesi…

Bu muharebenin kazananı kim mi ?... İşte bu sorunun yanıtı bir muamma…Ama kimin kaçtığına bakılırsa; kazanan 2010 model Yeniçeri devşirmeleri… Sözü çokça uzatmadan “pehlivan tefrikası gibi” daha bir anlaşılır olsun diye  paylaşıvereyim şu şahsıma mahsus Ermeni meselesini…

Ermeni meselesi deyince de sanılmasın ki Taşnaklar’ı getireceğim gündeme ya da ASALA teröristlerini…Ne de Salkım Hanımın Taneleri bağlamında eski ANAP’lı Yılmaz KARAKOYUNLU zat-ı muhteremine yıllardır duyduğum öfkemi…

Bugünlerde boy, soy bağlamında diline pelesenk etse de Gülistan’ın Sadrazamı; KILIÇDAROĞLU’nun anasının Ermeni’liğini ya da Gülistan’nın Hükümdarı buyur etse de Tarabya köşküne Dink Hırant’ın kardeşini ve de henüz belleklerden silinmese de CHP’li Canan’ın ayıklamaya kalktığı Gülistan’ın Gül hükümdarının Ermeni dikenlerini… Ne kaygım var bu dillendirilenler için, ne de dillendirilmesine “insan hakları bağlamında” düşünsel düzeyde saygım…Gerçekten de aylardır  yazmak gelmiyordu içimden ülkede yaşananlar üzerine…Yazmak, yazılanlar;  lafla peynir gemisi yürütmek, havanda su dövmek ya da “argo söyleyişle” çene suyu çorba gibi geliyordu bana…Ne de olsa Kasımpaşalı imam bildiğini okuyordu; ona belletilenler bağlamında…Ne var ki Ermeni’nin biri ansızın giriverince bir, kaç saatliğine de olsa yaşamıma; anmadan, anlatmadan  eşe, dosta, yoldaşa  hiç olur mu ya da bir vakanivus gibi tarihe düşmemek bu yaşananları ?...
……..
Zaman, zaman  yaşamıma girdi Ermeniler… Ne de olsa bu ülke;  üç anakaraya yayılmış Osmanlı’nın özeti Türkiye Cumhuriyeti Devleti… Ermeni’si, Laz’ı, Çerkez’i, Arnavut’u, Boşnak’ı bu topraklarda; Türkün yanında, canında, kanında… Bazen kardeş, bazen kalleş… Kulağımda çınlasa da onlar için söylenmiş tekerlemeler (örneğin; Ermeni…İstemeden, vermeli gibi); onlara karşı yoktu içimde kin, düşmanlık, nefret… Ermeni hatunların taş plaklardan günümüze kalan kantolarını  dinlemek, Yeşilçam filmlerindeki Ermeni ağzı ile konuşanlarla dilimizi renklendirmek, Ermeni kuyum ustalarının telkari işçiliğine övgüler düzmek ya da düzmece iflas gösteren işadamlarımız Devlet’i dolandırırken,  Manukyan’ın vergi rekortmenliği karşısında acınacak halimize gülmek…Elbetteki bütün bunlar; Selma-Ermeni ilişkilerinin sanal boyutu…Gerçek anlamda, yüz,yüze ilişkilerime gelince sıra; dönelim yetmişli yıllara…

Yıl; 1972…Evlilik nedeniyle Bursa’dan, İstanbul’a geldiğim yıl…Beşiktaş ilçesi, Yıldız Bostanüstü sokakda, üç katlı bir ev…Ermenisi, Boşnakı gibi o da Osmanlı’dan, Cumhuriyet’e kalmış bir kalıt… Günümüzdeki adı Yıldız Teknik Üniversitesi olan o günlerin İDMMA’sında Makine Mühendisliği öğrencisi olan eşimin öğrenci evi bu yapıda… Henüz Teşvikiyeli olmadan önce yaklaşık iki ay yaşadığım bu evde komşularım da var ki onlar üst katta yaşayan kırklı yaşlarında bir aile…

Bu ahşap yapıyı; yağmurda sel, lodosda yel yokladı, yoklayacak sanırsın, ama endişeye gerek yok, günümüzün TOKİ konutlarından çok daha sağlam… Ve üst kattaki komşular; orada yaşamakta bir madam…Her gece ağza alınmadık küfürler eşliğinde eşiyle kavga etmekte…Günler sonra karşılaşıyoruz; ben pembe, beyaz onsekizlik Boşnak kızı, karşımdaki madam kırklı yaşlarında kara, kıllı Ermeni kadını…Neredeyse çocuğu yaşında olmama aldırmaksızın mahçup, özür dilemekte benden; her gece içki içip, kumar oynayan eşiyle yaptıkları kavgalar nedeniyle…

-İstemezdim yeni evli bir genç bayan olarak kavgalarımızı duymanızı…Ve isterdim ki çok daha iyi bir evde oturmanızı… Siz buralara layık değilsiniz…

Geceleri ağza alınmadık küfürleri eden bu madamdan beklenmedik incelikde sözler karşısında şaşırıyorum ve yaşamıma giren bu ilk Ermeni’yi bugün bile hoşlukla anıyorum…

Daha sonra Teşvikiye’ye taşınıyoruz ve yaşamımda tanıdığım ilk Ermeni’den uzaklaşmış oluyorum…

Yıl 1975…Aylardan Mayıs… İkinci çocuğum yolda, Ağustos’da doğacak…O günlerde çocuğun ne zaman doğacağı biliniyor ama cinsiyeti henüz belirlenemiyor… O günlerde bende yaş 21, tansiyon 20’lerde…Doktorlara göre bu durum bir tehlike; doğumdan önce tansiyonun kontrol altına alınması gerekiyor ve Şişli Etfal Hastanesi’nde  kalıyorum bir süre… İşte bu dönemde hastanede giriyor yaşamıma Ermeni Anuşka…Evli ama, çapkınlık yapmış besbelli; hamile ama, eşinden değil ve doğal olarak oldukça stresli… Sürekli konuşuyor, neşeli, hastaları güldürüyor ve sürekli eşini kötülüyor… Gün boyu sohbet, muhabbet, dedikodu; iyi erkekler, kötü erkekler üzerine… Ve sıcak kanlı Anuşka, oluşan bu hoş ortamdan diyor ki:

-Bana Türkan deyin…Ben Türkan Şoray’ı çok seviyorum…Ona da benzetirler beni…Ona benzemekten de çok mutluyum…

Gerçekten de Ermeni Anuşka, Çingene kırması Türkan’ın tıpatıp aynısı…Ve onunla gülüp, konuştukça ve de damardan ilaçları aldıkça tansiyonum 20’lerden aşağılara düşüyor, Ermeni Türkan’nın da çocuğu düşüyor benim o günlerdeki toy usumun almadığı bir biçimde (sözüm ona o yıllarda kürtaj yasak)…Hamilelik sorunu ortadan kalkınca Anuşka Türkan  da  hastaneden ve dolayısıyla yaşamımdan çıkıp gidiyor…

Ve yıl 2010… Gün; 14 Ağustos Cumartesi…

1975 yılının, 3 Ağustos’unda İstanbul Teşvikiye’de yaşam yolculuğuna çıkan kızım, evlilik nedeniyle ikamet ettiği Ankara’nın grisine dayanamayınca, İstanbul’da çalışma kararı alıyor. Bir başka deyişle; doğduğu kentde, doyma kararı verdiğinden İstanbul Mecidiyeköy’de işe başlıyor… Biz büyüklere de onun yükünü küçültmek düşüyor; çocukken ayrıldığı kenti, ona tanıtmak, işe gidiş-geliş yolculuğunu nasıl kolayca gerçekleştirebileceğini anlatmak… Dolayısıyla Şişli dolaylarında önce yaya, sonra da otobüsle eve nasıl ulaşacağına ilişkin eğitime başlamak için Cevahir AVM’nin yakınındaki otobüs durağına gidiyoruz…

Durakta bir bank…Bankın iki ucunda oturan, iki erkek… Üç erkek de ayakta beklemekteler…Altmışlı yaşlarında biri bir uçta, genç olanı da diğerinde…Ben de bankın orta yerinde gördüğüm boşluğa oturuyorum ellili yaşlarımın rahatlığıyla… Ve ansızın sözlü saldırısına uğruyorum yaşlıca olanın, düşüyorum bir an şaşkınlığa…Git öteye diye bağırıyor…Ve öteye gidiyorum; genç olanı yerinden kalkıp, kızımla bana yer açıyor… Kızım oturuyor altmışlık öfkelinin yanına…Bu kez adam sanki çıldırıyor, daha çok bağırıyor:

-İpini koparan geliyor…Neymiş ?... Avrupa Birliği’ne gireceklermiş… Avrupa n’apsın sizin gibileri ?...

“Ne diyorsun sen ?” diyorum…”Doldunuz buraya” diyor… “Şunlara bak” diyor ve ayakta duran iriyarı, uzun boylu erkeğe sözle saldırıyor:

-Şuna bak; domuz gibi şişmiş…Hayvanoğlu, hayvan… Ne işiniz var sizin burada ?...

Ayakta duran erkek  öfkeyle dönüyor; terbiyesizce ve beklenmedik bu saldırıya karşı balyoz gibi yumruğunu indirmeye çalışırken, arkasında duran genç kolunu tutuyor, “Deli herhalde, boşver” diyerek…

Altmışlık adam pervasızca, biteviye söyleniyor, sayıp, döküyor; Türkler’e, İstanbul’a gelenlere…
Önce yaşlı adamın domuza benzettiği iri, yarı erkeğe bakıyorum; kırklı yaşlarında, ben gibi açık tenli, bombeli alınlı, elmacık kemikleri çıkık, renkli gözlü, tipik Rumelili… Ve hemen soruyorum:

-Siz Rumeli kökenli misiniz ?...

“Arnavutum ben” diyor… “Balkan harbinden beri de Şişli’de ikamet eder soyum” diye sürdürüyor sözlerini… “Ben de Boşnakım” diyorum, aynı toprağız…

“Boy, soy sapkını olmasam da Gülistanın sadrazamı gibi, hemen tanırım ırksal olarak gördüğüm kişinin kökenini ve pek de yanılmam; konuşmasından da belirlerim etnik kimliğini…”

Dönüyorum saldırgan yaşlı adama:

-Sen ya Rumsun, ya Yahudi, ya Ermeni…Ama Rum’da “s”ler baskındır dilde… Yahudi korkaktır; yüz,yüze saldırmaz…Sana gelince; burundan değil, Arap gibi, Kürt gibi, Fransız gibi gırtlakdan çıkarmaktasın harfleri ve bu harflerin adresi; besbelli Ermeni kimliği… Sen kime “ipini koparan İstanbul’a geliyor” diyorsun ?...1453’den beri İstanbul Osmanlı’nın, İstanbul Türkün kenti…Sen kimi, kimin İstanbul’undan kovmaya kalkıyorsun ?...

Ve başlıyorum tarih dersine; İspanyolların Engizisyon Mahkemeleri’nden kaçarak Osmanlı’ya sığınan Yahudi’ye, Çingene’ye…Fatih’in hoşgörüsüyle İstanbul’da barınan Rum’a, Ermeni’ye…

Ve sürdürüyorum sözel yaylım ateşimi…

-Biz AB’ye girmeye meraklı değiliz ama PKK’lılar gibi siz de mi  AB’ye, ABD’deye güvenip de meydan okumaya başladınız bize ?...Bilmediğimizi mi sanıyorsunuz; PKK’nın içinde Kürt’den çok Ermeni döllerinin yer aldığını, kalleş kurşunlarıyla Mehmetçik’e saldırdığını ?... Ayağınızı denk alın; kurdurmayın Yeniçeri ordusunu bu Arnavut’a, Boşnak’a… Pabuç bırakmayız senin gibi Ermeni dölü Taşnak’a…

Arnavutun balyoz gibi eli, Boşnakın ateş saçan dili; ürkütüyor kara kıllı Ermeni’yi, koşarak biniyor ilk gelen otobüse nereye gittiğine bakmadan…Ve sessiz, sakin duran (ırksal anlamda) gerçek Türk erkekleri geliyor dile:

-Yazıklar olsun; bizleri yurdumuzda azınlık durumuna düşürdüler…

Ve herkes beklediği otobüse binerek 1453’den beri Türkün olan İstanbul’un bir başka köşesine gidiyor…
…….
Her horoz çöplüğünde öter söyleminde olduğu gibi Kürtçülük savında bulunan pek çok Kürt’le sözel dalaşlarım oldu Bursa’da… Ve de sanal ortamda pek çok “sanal sözel savaşlar” yaşadım PKK yandaşlarıyla… Ama ilk “Sözel/Sözlü Ermeni Meydan Muharebesi” oldu yaşadığım İstanbul’un ortasında… Ermeni dölünün bu hayasızlığına, bu şımarıklığına duyduğum öfkem eşliğinde; HAYIRlara vesile olsun bu anım… EVET mi, HAYIR mı diye kuşkuya düşenlerin okuması umuduyla paylaşıyorum…

Selma ERDAL; Bursa

 

Seçme Haber

Kaçak

Elektrikteki kaçak değil bu, hani bir yerlerden sızıp da insanı yerinden zıplatıp, çarpacak türden…Gerçi elektriğin de KAÇAK olanı var sürekli vebali faturalarımıza eklenen…Eklense de KAÇAK elektriğin bedeli sırtımıza, yine de yenilmiyoruz hırsımıza; ödüyoruz…

Devamı...