1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>

Sinema Aşkı ve Aşkın Gizemli Halleri

Yazdır E-posta

Alkan Soyak - 25 Mayıs 2011

İstanbul’da yaşıyorsanız, ilkbahar alametleriyle birlikte film festivallerinin o büyülü atmosferine teslim olma zamanlarının da geldiğini bilirsiniz. İki yüzden fazla filmin binlerce seyirciyle buluştuğu; özel ve tematik bölümlerin yanında, dünya ve Türk klasikleri, canlandırma sineması ve belgeselleri seyretme fırsatını yakaladığımız, “İstanbul Film Festivali”ne kavuşma heyecanı çoktan sarmıştı benliğimi. Beyoğlu’ndaki üç sinemayı merkez alarak yapmış olduğum film seçimlerinden sonra, kendimi yaklaşık iki saat bekleyeceğim bilet kuyruğunda bulmuştum. Beyoğlu Sineması’nın güler yüzlü yöneticileri iyi ki akıl etmişler de kuyruk boyunca sandalyeleri sıralamışlar. Böylece sandalye üzerinde geçen süre içinde geçmişe yolculuk yapmamıza da imkân tanımışlar. Düşündüm de tam yirmi sekiz yıl olmuş bu festivaldeki ilk filme gideli.

Yanılmıyorsam 1983 yılıydı. 1980 darbesinin soğuk rüzgârları, gençlik üzerinde en sert şekilde esmekteydi. O zamanlar Bursa’da, üniversitede okumaktaydım. Fakat sevememiştim nedense o şehri ve o üniversiteyi. Yüzlerce öğrencinin içine tıkıldığı basket salonundan bozma üniversite amfisinde, onlarca insanın uyumaya çalıştığı kalabalık ve sevimsiz yurt odasında hep yalnız hissetmiştim kendimi. Çoğu zaman sabahlamıştım uykusuz gecelerin ardından. İnsan böyle zamanlarda yalnızlığınla baş edebilmek için zihninde bir takım imgeler yaratır ya. O günlerde, eski mahallemizden beğendiğim bir kızın hayalini yerleştirmiştim yalnızlığımın derin boşluğuna. Ders çalışırken düşlere daldırıp, ismini masaya kazıtan, İstanbul’daki bir üniversiteye geçme hayalinin taşıyıcısı yegâne duyguydu bu. Cuma günleri başlayan İstanbul’a dönüş heyecanı, sanki “hayat veren ılık bir nefes” gibi gelirdi boğulmakta olan benliğime. Hislerimin karşılıksız olduğunu bile bile, okuduğu üniversitenin bahçesinde bulmuştum bir gün kendimi. Yarım yamalak gevelediğim cümlelerle savrulurken karşısında, çoktan bambaşka konulara getirmişti sözü ustaca ve Festival ile tanışmama vesile olan o filme gitmeyi önermişti bana. Hiç unutamam, bir İran filmiydi gittiğimiz. Ne gariptir ki “yalnız bir Acem” çocuğunun hikâyesiydi yine beyazperdede anlatılan. Bu anılarla geçmişte gezinirken, yanı başımdaki gencin çalan telefonuyla irkilip, sıranın bana geldiğini geç de olsa fark ettim. Seçtiğim tüm filmlerin biletleri hala mevcuttu; yani “fazlasıyla değmişti” beklediğime.

Beyazperde, “yaşamın simyacısıdır” benim için.  Ve orada olanlar aslında derin bir yanılsama gibidir; yerine çoğu zaman kendini koyduğun, cesaret edemediklerine öykündüğün, yaşayamadıklarını yaşayabildiğin, yüzleşemediklerinle yüzleştiğin, nefret edemediklerinle nefretin doruğuna ulaştığın, sevemediklerinle sevginin sonsuzluğunda kucaklaştığın, nefessiz kaldığında hayat öpücüğü sunan. Ama belki de yaşam bir yanılsamadır. Aksini kanıtlamak mümkün müdür?

Bir yolculuksa her film, bu yolculuğa tek başıma çıkmayı tercih ettim çoğu zaman. Bu nedenle, o gün kuyrukta beklerken gözlemlediğim bazı seyirci portrelerini hiçbir zaman anlayamadım. Elinde cep telefonu, onlarca arkadaşıyla iletişime geçip, birlikte film seyretme talebini ileten ve aldığı karşılık icabı plan dâhilinde filme giden insanları hiç bir yere yerleştiremedim. Beyazperde her şeyiyle bir ritüelse eğer, film seyretmek “topluluk içinde dahi yalnızlığı gerektiren bir ibadettir” benim için. Laf aramızda, dini ibadetlerin toplu yapılanlarına da soğuk bakmışımdır oldum olası. İyi hissetmemişimdir onlarca kişinin arasında kendimi. Tanrıyla buluşma, yalnızlığın ta kendisini gerektirir aslında. En yalın ve saf olan; kalabalıklardan uzak, “tekleşebildiğiniz” o an. Bu nedenle festival seyircisi ve filmlerini özellikle çok sevmişimdir. Yüzlerce kişinin arasında dahi, yalnızlığınızı filmle bütünleşerek yaşayabileceğiniz ortamlar sunar size bu salonlar. O insanlarla birlikte ortak bir eylemi yaparken, hür olmanın ve tekleşmenin uyuşturan keyfini hissetmek; “bir ağaç gibi hür ve orman gibi kardeşçesine” var olmak, eşsizdir ve hiçbir şeye değişilmez.

Aşk, film, ibadet ve ritüel derken dağıldık, farkındayım. Sözün özü, çoğunu araştırarak, tercih ettiğim on adet filme bilet aldım bu yıl ki festivalde. Birkaç tanesi hariç filmlerin hemen hepsini çok beğendiğimi söylemeliyim. Ama aralarında özellikle ilgimi çeken iki film vardı ki, sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim.

Bunlardan ilki olan, Manoel De Oliveira’nın yönettiği Portekiz-İspanya-Fransa-Brezilya ortak yapımı, 2010 yılına ait “Angelica’nın Tuhaf Vakası” isimli film; aşkın tüm “gerçeküstü ve karanlık” hallerini gözler önüne sermesi açısından oldukça ilgi çekiciydi. Yahudi genci fotoğrafçı Isaac’ın, yeni ölmüş genç bir gelinin son fotoğrafını çekmesi için soylu Katolik bir ailenin evine çağrılmasıyla başlayan “sarsıcı sahne”, Angelica’nın güzelliği karşısında yaşadığı “ilk görüşte aşkın” bu genç adamı nasıl dönüştüreceğinin işaretlerini veriyordu bizlere. Angelica’nın fotoğrafını çekerken aşkın o gizemli büyüsü ruhunu sarmalamakta, fotoğraf karesinde adeta “gülerek bakan” genç kadın, yalnızca onun için hayata dönmekteydi sanki. İşte bu gizem dolu gülüş, o andan itibaren Isaac’ın gece gündüz peşini bırakmayacaktı. Ta ki Angelica’sına kavuşana kadar.

Abdellatif Abdelhamid’in yönettiği Suriye yapımı, 2010 yılına ait “Eylül Yağmuru” isimli filmde ise aşk olgusu, bu sefer “Şark’ın o naif, incelikli, uzaktan ve birbirini incitmeden yaşanmaya özen gösterilen Doğu mistisizmi” içinde işleniyordu. Orta sınıftan müzisyen ailenin baba ve altı yetişkin oğlundan oluşan üyelerinin iflah olmaz aşk alametleriyle dolu yaşamları ve aşkın insanı ateşle sınayan, ölümle sevdiğine kavuşturan acımasız halleri. Oğullardan biri, her gün ayak tabanları kanarcasına Şam sokaklarını aşıp, ruhunun sahibi o esmere bir gül taşımakta ve onun yalnızca bakışlarını içine çekmekte. Diğeri ise âşık olduğu kızın her sabah arabasını yıkamakta,  teşekkür için yalnızca parmaklarının ucuna dokunulmasından, aşkın en yüksek hazlarını almakta. Aşık olan diğer dört kardeş ve hatta baba. Ama dedik ya, aşkın acımasız halleri aşkın özüdür; bazen “ateşte yanmak, solup-sararıp taş kesilmek, sevgiliye kavuşmak için mezarını kazdırtmaktır” aşk.

Ne yazık ki aşk ateşinin o yakıp kavuran alevlerini, “Eylül Yağmuru’nun” serin dokunuşları dahi söndüremez çoğu zaman.

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Ulus Gazetesi, 2 Mayıs 2011

 

 

Seçme Haber

Altmışların Ana-Babalarına Ağıt

*Ve “unumu eledim, eleğimi astım” diyerek köşesine çekilen günümüzün ana-babalarına;  “İş düştü başa…Haydi çıkın sokaklara…Aldırmazsanız bugün yaşananlara; biliniz ki yarın çocuklarınız tarafından yargılanma 

Devamı...