Kapitalizm ve Kan Kokusu
“Kapitalizm ve Kan Kokusu”Alkan Soyak
2003 yılında halkı Saddam rejiminden kurtarmak, ülkeye demokrasi ve özgürlük getirmek(!) için Irak’ı işgal ederken de benzer bir filme ve senaryoya imza atmıştı ABD. Güya Irak’ın kitle imha ve nükleer silahları vardı ve bu durum ülke halkı ve bölge ülkeleri için ciddi bir tehdit olarak algılanmaktaydı. Irak bu bahaneyle işgal edildi. Fakat işgalin ilerleyen yıllarında ülkede kitle imha silahı olmadığı ortaya çıktı. Dönemin ABD’li Savunma Bakanı Rumsfeld daha sonraları kaleme aldığı bir kitapta, “Saddam’ın kitle imha silahı yokmuş, yanılmışız”, ifadelerine yer verirken, özür dilemek yerine tüm dünyayla dalgasını geçmekteydi sanki. Bu rezil işgal sonucunda bir milyon Iraklı sivil hayatını kaybederken, binlercesi de Amerikalı askerler tarafından işkenceden geçirildi ve tecavüze uğradı. Saddam ve ekibi idam edildi. ABD’nin ülkeye getirdiği demokrasi ve özgürlüğün maliyeti yalnızca bunlarla kalmadı, Irak bölünerek; ülkenin petrol kaynakları ve ekonomik yapısı üzerine ABD şirketleri ve batılı müttefikleri akbabalar gibi üşüştü. Aslında bu işgalin, sıkışan kâr oranlarının yükseltilmesi ve sistemsel krizin aşılabilmesi adına petrol kaynakları üzerinde denetim kurmak, silah sanayi üzerinden ekonomiyi canlandırmak ve yeni pazarlar açmak güdüsüyle yapıldığı ve Ortadoğu’da Amerikan kapitalizminin hegomonik güç arayışının bir yansıması olduğu gün gibi ortadayken, tüm dünya seyirci kaldı bu insanlık ayıbına.
Şimdi benzer senaryoya dayalı bir Hollywood filmi Kuzey Afrika’da oynanıyor. Geçtiğimiz aylarda Tunus, Mısır ve Cezayir’de başlayan “halk ayaklanmaları ve demokratik değişim” çabalarının etkileri belli bir süre sonra sönümlenirken, sıra petrol kaynakları açısından en zengin olan ve “batılı çokuluslu şirketlerin ülke ekonomisine girme adına avucunu yalamak durumunda” kaldığı bir ülkeye, Libya’ya geldi. Halk ayaklanmasının gerçekleştiği diğer ülkelerden farklı bir durum daha vardı Libya’da. Petrol kaynaklarını ele geçirmeye çalışan aşiretlerin ve muhalif grupların isyanı yayılmaya ve Kaddafi rejimince sert biçimde bastırılmaya başladığında, Irak’takine benzer bir gerekçe yaratılmalıydı operasyonun düğmesine basmak için. Hele, ortada megaloman ve gücünü kaybetme arifesinde olan “eli kanlı bir diktatör” ve onun “hezeyanla söylenmiş” beyanları ve “vukuatları” dururken; çok da zor olmadı bu gerekçeyi bulmak. 22 Şubat 2011 tarihinde El Cezire ve BBC kaynaklı ajanslar Libya hükümetinin ülkenin en büyük şehri Bingazi ve başkent Tripoli üzerinde isyancılara karşı hava saldırılarını başlattığı haberini veriyordu. Kanlı diktatör iktidarını korumak için gözünü kırpmadan kendi halkını mı öldürüyordu? El Cezire ve BBC’ ye göre cevap “evet”ti ve ülke içindeki “isyancı gruplarla”, “Libya halkı” özdeşleştirilmişti bu senaryoda.
İşte bu ve benzeri kaynaklara dayalı haberler yeterliydi BM Güvenlik Konseyi’nin alacağı karar için. Konsey, Libya üzerinde uçuşa yasak bölge uygulanmasına yetki veren bir karar aldı. Ancak, Fransa ve ABD bu kararı nasıl yorumlamışlarsa, 19 Mart akşamı “Şafak Yolculuğu” adı verilen bir operasyonla Libya’ya hava saldırısına başladılar. Rusya Başbakanı Putin operasyonu "Haçlı Seferleri" olarak tanımlarken, Almanya işin içine girmemeye çalışıyordu. BM’nin bu konuda alınmış kararları ortadayken, ABD ve bazı batılı güçlerin bu müdahaleyi meşru kılmak için dayandıkları ve neredeyse tüm batı medyası ve dolayısıyla Türk medyasının da apriori olarak kabul ettiği gerekçe ise Kaddafi’nin kendi halkını bombalıyor olmasıydı. Hatta Başbakan Erdoğan bile Suudi Arabistan’da katıldığı “Cidde Ekonomik Forumu”nda yaptığı konuşmayı bu zemine taşıyarak, Libya liderinin silahın namlusunu kendi halkına doğrultmaktan vazgeçmesini, halkıyla kucaklaşma vaktinin gelip de geçtiğini dile getiriyordu. “İsyancı” ile “halk” bu konuşmada da özdeşleştiriliyor ve kendi ülkesinin güneydoğusunda geçmişte olup bitenler unutulurken, bu sefer Araplara ders veriliyordu.
Diğer taraftan, Libya’da Kaddafi’nin kendi halkına karşı hava kuvvetlerini harekete geçirdiğine ilişkin haber raporları tüm dünyada hızla yayılırken, olayları uzaydan izleyen Rusya askeri yetkilileri ise Mart ayı başında farklı bir senaryoya işaret ediyorlardı. Rusya’dan RT televizyonu, Libya’nın ilgili bölgelerini uzaydan izleyen Rus askeri yetkililerinin verdiği bilgilere dayanarak, batılı medya organlarınca isyancılara karşı hava harekâtı yapıldığı iddia edilen bölgelerde herhangi bir saldırının görülmediğini, benzer bir izlenimin ülkenin petrol pompalayan tesisleri için de geçerli olduğu haberini geçmekteydi.
Libya hükümeti BM’nin kararı üzerine ülkede ateşkes ilan etmesine rağmen, bu yazıyı kaleme aldığım 21 Mart günü itibariyle bazı batılı ülkelerin operasyonları devam etmekteydi. Kaddafi eğer isyancı gruplara bomba atmaktaysa, bu ülkelerin Libya’ya yönelik hava operasyonunda “çiçek ve sevgilerini” yollamadıkları aşikârdı TV görüntülerinden. Olan yine savunmasız sivillere oluyordu. Ve Irak’tan dili yanan dünya liderleri Libya’daki operasyonun işgale dönüşmemesi gerektiğine yönelik kaygılarını dile getirmeye başlamışlardı bile.
Libya’da ortalık şimdilik toz duman içinde. ABD ve müttefik ülkeler operasyonu yaygınlaştırma ve kurumsallaştırma adına NATO çatısı altına almaya çalışıyorlar. Bizim için beklemekten ve olup biteni izlemekten başka bir şey gelmiyor elden. Umarım ki ABD ve batılı ittifak ülkelerinin Libya’ya yönelik askeri operasyonu en kısa zamanda sona erer, Irak’ta olduğu gibi “fiili bir işgale” dönüşmez. Bilinmelidir ki, Libya halkının özgürlüğü için başlatıldığı iddia edilen bu operasyon, yine Libyalı birçok sivil insanın ölümüyle devam etmektedir; kan akmaktadır. Ve unutulmamalıdır ki, “ kapitalizm kan kokusunu çok iyi alır ve en güzel de kandan beslenir”.
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Ulus Gazetesi, 21 Mart 2011
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
YAZARLAR
Seçme Haber
| Çık, Çıkabilirsen İşin İçinden… |
|
| Devamı... |




60’lı yılların ortalarında (ki 27 Mayıs 1960 sonrasında askerin, yönetime karışmasıyla gerçi ne değişti ?... MENDERES gitti DEMİREL geldi, 12Eylül 1980 sonrasında da DEMİREL’in gidip, ÖZAL’ın gelmesi gibi…Ne fırıldaklar dönmekte sürekli Asker-Hükümet işleri ve ABD arasında ?...
