‘Öpmek İsteyenler’e
Bu hafta “Nobel Ekonomi Ödülleri ve Ortodoksinin Gücü” başlıklı yazı dizisine ara vermek durumunda kalıyorum. Yazı dizilerinin belki de en önemli sıkıntısı, dizi sürerken güncel olaylarla ilgili bir başka yazıyı arada yayınlama noktasında, dizinin okuyucu tarafından takibinin olumsuz etkilenebileceği riskidir. Bu haftaki konumuz oldukça güncel ve önemli olduğu için bu riski almak durumundayım. Önümüzdeki haftadan itibaren yazımızın dördüncü bölümüyle Nobel Ekonomi Ödülleri konusuna devam edeceğiz.
Bilindiği gibi Cumhurbaşkanı’nın 29 Ekim Cumhuriyet resepsiyonu bu yıl bir ilke sahne oldu ve çifte resepsiyondan vazgeçilerek tek resepsiyon uygulamasına gidildi. Türban sıkıntısı nedeniyle bu toplantıya CHP milletvekillerinden (bir vekil hariç) ve Genelkurmay'dan hiçbir katılım olmadı. Askerler aynı saatlerde kendi düzenlemiş oldukları törenlerinde bir araya gelmeyi tercih ettiler. Tabii ki AKP’li medyanın silahşorları bu konu adına birçok platformda ucundan kan damlayan kalemlerini sallamayı ihmal etmediler. En çok da generallerin resepsiyona katılmamış olması eleştiri aldı. Kimi siyasiler durumu “emre itaatsizlik” olarak yorumlarken, bazı yazarlar da generallerle ilgili sınırları zorlayan yorumlarda bulunma fırsatını kaçırmadılar. Bu yazılardan bir tanesi var ki kanımca gerçekten haddini, hududunu aştı. Genel yayın merkezi Ankara’da olan bir televizyonun genel müdürünün 30 Ekim tarihinde yayınlanan “Generallerin Bağımsızlık Günü” başlıklı yazısı, yazarın psikolojisini yansıtmasının ötesinde soruna tek yanlı ve kindar bakışın getirdiği her türlü 'kışkırtma, düzeysizlik ve öfke nöbetinin' tezahürlerini içinde taşıyordu. Yazının tamamını yandaki internet adresinden okumanız mümkün. (Bkz: http://www.kanalahaber.com/generallerin-bagimsizlik-gunu-haberi-62079.htm )
Yazarın yapmış olduğu yorumların aslında “belli bir zihniyete ait olduğunu”, bu nedenle meseleyi kişiselleştirmenin çok da anlamlı olmadığının farkındayım. Bu nedenle maddeler halinde yapacağım karşı tespitler, ilgili yazara yanıttan çok belirli bir zihniyete yönelik olacak. Sadece son tespit yazarın psikolojik durumuna yönelik bir bakış açısını içerecek. Bu yazıda generallere karşı kullanılan birçok argüman aslında yazarın temsil ettiği “siyasi zihniyetin figürleri olarak iktidar milletvekilleri ve unsurları” için de kullanılabilir. En azından AKP'ye oy vermeyen %53’lük kitle içinde böyle düşünenlerin çok fazla olduğu kanısındayım. Ancak yazar ve onun zihniyetindeki birçok kişi, durumun bu boyutunu göremeyecek kadar monist bir bakış açısına sahip.
1) Generallerin Cumhurbaşkanı’nın davetine icabet etmemesini abartarak; “ABD Başkanı Barack Obama Türkiye’ye geldiğinde, ona “Sayın cumhurbaşkanım” diye hitap edin. 4 Temmuz günleri komuta kademesi olarak toplu halde Washington’a giderek Beyaz Saray’daki kutlamalara katılın” biçimdeki seviyesiz bir tespitle Türk generallerini neredeyse ABD uşaklığıyla itham eden yazar ve zihniyeti, arkasına sığındığı ve otoritesine eyvallah ettiği AKP’nin başı olan şahsiyetin, daha Başbakan olmadan ABD Başkanı G.W. Bush’tan siyaseten icazet almış olduğu gerçeğini çok çabuk unutmuşa benziyor. ABD ve AKP iktidarı arasındaki ilişkiyi bu minvalde gözler önüne serecek o kadar çok argüman var ki, yalnızca en önemlisini hatırlatmakla yetiniyorum.
2) Yazının bir yerinde sınırlar iyice zorlanıyor. “Böyle Buyurdu Zerdüşt”’e nispet yaparcasına kopmuş gelen yazar; halk dalkavukluğu ve ucuz popülizm yapmanın verdiği keyifli uyuşuklukla, patladı, patlayacak şu cümleleri saçıveriyor ortalığa: “Ey halkım. Senin ödediğin vergilerle geçinen, geçinmenin ötesinde senin sırtından saltanat süren, elindeki silahı, ayağındaki postalı, altındaki donu, sırtındaki üniformayı, bindiği aracı, oturduğu lüks lojmanları senin paralarınla alınan bu adamlar sana meydan okuyorlar. Senin iradene saygı duymuyorlar. Senin tercihlerini beğenmiyorlar. Seninle beraber bayram kutlamıyorlar. Senin onlara verdiğin paralarla alternatif törenler yapıyorlar. Seni beğenmiyorlar.”. Şimdi, yukarıda alıntıladığım cümle üzerine ne yazılır ki. Halkı, “git orduevlerini bas, içindeki generalleri alaşağı et” misali galeyana getirebilecek ve kanımca içinde hukuki sıkıntılar bulunan bu alıntıda, özellikle de birinci cümlede “generaller” yerine “milletvekillerini” koysak, sizce anlam olarak değişen bir şey olur mu? AKP’li ya da değil, milletvekillerinin yaşadığı saltanat generallerden daha mı az? Kimin vergilerinden geçiniyor bu insanlar? Şimdi de ben soruyorum ey halkım (pardon, malum, yeni adımız Cumhur!) Ey Cumhur, sizden kaç kişi vardı Başkanınızın resepsiyonunda? Davetli listesinde bakkal Mehmet efendiye, işçi Ahmet’e, tamirci Rıza’ya rastlayanınız oldu mu? Bir avuç elit kesimin dışında, sizden kimler davet edildi o resepsiyona? Haa, sizi temsil ettiğine inandırıldığınız vekillerinizin bir bölümü ordaydı, iyi de, bu sizi ikna etti mi peki? Karnınız açlıktan guruldarken, sizi temsil eden vekilleriniz ve bir grup elit tabakanın o resepsiyonda yemesi içmesi sizin karnınızı doyurdu mu? Maalesef gözünü kin bürümüş malum zihniyet sahipleri, olayın bu tarafını görmüyor, görmek istemiyor ve size de tek yanlı yansıtıyor gerçekleri.
3) Yazarın kaleminden damlayan bir başka inci ise artık işin tadını iyice kaçırıyor. Diyor ki Sayın Yazar; “Onlar, senin ödediğin vergilerle yudumladıkları içkilerle eğlenirken, adına “Mehmetçik” denilen 65 binden fazla evladın onlara sosyal tesislerde hizmet ederek şafak sayıyor.” Piyasaya göre daha düşük fiyatlarla (muhtemelen maliyetinin biraz üstünde) orduevlerinde yiyip-içebilen subay-astsubaya, mevcut sosyoekonomik koşullarının ne olduğunu sorgulamadan yapılan bu tür saldırılar yeni değil aslında. Fakat yazarımız bunu da başarıyla ajite ediyor ve generallerin orduevlerinde bedava yiyip içtiğinden dem vuruyor. Yani, Sayın Yazar, lütfen biraz insaflı ve adaletli ol! Birine vururken, diğerini görmemezlikten gelme. Vazgeçtim, benim vergilerimle Meclis çatısı altında bedavaya yakın fiyatlarla yiyip-içen, saçını-başını yaptıran, misafirlerini ağırlayan, lüks otomobillerde çoluğu çocuğu cirit atan milletvekillerini görmenizden. Bunları görmenizi beklemiyorum da zaten. Ama çok iyi biliyorsunuz ki sizin AKP’li belediyelerinizin sosyal tesislerinde benim kendi param bile geçmemekte. O kadar demokratsınız ki, tesislerinizde bırakın halkımın vergisiyle, kendi paramla bile “bir bira” içebilmem mümkün olmuyor. Hangi demokrasiden dem vuruyorsunuz, kimi kandırıyorsunuz “Ey Yazar”.
Diğer taraftan generallere hizmet yoluyla vatani görevini ifa etmek zorunda bırakıldığını söylediğiniz o 65 bin askerin içinde yer alabilsin ve orduevlerinde rahatça askerliğini yapabilsin diye torpil arayışları içine girenler arasında, “sizin o çok demokrat siyasileriniz” ve “sermayesi palazlanmış yeni yetme burjuvazi”nizden "hiç mi kimse yok" ‘Sayın Yazar? Bu arada artık rahatlamışsınızdır sanırım; orduevlerine de özelleştirmeyi sokmayı başardınız. Daha da ötesinde, profesyonel hizmetli kadrolarını Maliye Bakanlığınızın kontrolü altında kendi adamlarınıza istediğiniz gibi istihdam kapısına çevirebileceksiniz artık. Vatana, millete hayırlı olsun. Daha ne istiyorsunuz “Sayın Yazar?”
4) Son olarak, “Sayın Yazar”ın içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyi gözler önüne sermesi adına “son sözü”ne ilişkin bir tespit yapmak istiyorum. Yazının sonunda “Generallerin 4 Temmuz Bağımsızlık Gününü” kutlayarak, “hepinizi öpüyorum” diyor "Sayın Yazar". Generallere olan kin ve öfkesinin temelinde sanırım bir "otorite anksiyetesi" söz konusu. Generalleri “öperek” yazısını sonlandıran yazar, geçmişte otoriteyle yüzleşememenin bazı travmalarını da bu son sözüyle açığa vurmuş oluyor kanımca. Dediğim gibi, bu durum işin psikologları ilgilendiren boyutu. Bize daha fazla yorum yapmak düşmüyor…
Ha, bu arada Sayın Yazar ve temsil ettiği zihniyetin mensupları eğer bu derece general öpmek istiyorlarsa, bence 12 Eylül Darbesini yapan ve hala yaşamakta olan generallerden işe başlamalarında fayda var. Eee, ne de olsa ait olduğunuz kesimin bu günlere böylesi güçlü ve sistemli gelmesinde, "Onlar"ın payı oldukça fazla. O darbenin hangi kesimleri ezdiği ve hangi kesimleri beslediği gün gibi ortadayken, gidip vefa borcunuzu bir an önce ödemeye ne dersiniz?
Ulus Gazetesi, 15 Kasım 2010
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
YAZARLAR
Seçme Haber
| Çık, Çıkabilirsen İşin İçinden… |
|
| Devamı... |




60’lı yılların ortalarında (ki 27 Mayıs 1960 sonrasında askerin, yönetime karışmasıyla gerçi ne değişti ?... MENDERES gitti DEMİREL geldi, 12Eylül 1980 sonrasında da DEMİREL’in gidip, ÖZAL’ın gelmesi gibi…Ne fırıldaklar dönmekte sürekli Asker-Hükümet işleri ve ABD arasında ?...
