Rektör Atamalarında "Al Takke Ver Külah"
Üniversitelerde rektör atanmasına yönelik tartışmalar yalnızca günümüz siyasi iktidarı ve YÖK yönetimine özgü değil. Dolayısıyla sorunu sadece bu dönemin bir sorunuymuş gibi algılamak ve bunun üzerinden eleştiriler getirmek haksızlık olur. Ancak “bu döneme özgü olan bir durumun da altını çizmek” gerekiyor. Medyaya yansıdığı kadarıyla hem Cumhurbaşkanı hem de YÖK Başkanı mevcut seçim ve atama sisteminden rahatsızlık duyduklarını belirtiyorlar. Ama sanki ortada bir “al takke ver külah” durumu var gibi. Bundan birkaç hafta evvel YÖK Başkanı’nın basına yansıyan bir açıklamasında, birçok üniversitede rektör seçimlerinin üniversite içinde bölünmelere yol açtığı ve hangi adayın atanırsa atansın diğer kesimlerin bu atamadan dolayı küskünlük yaşayacağı dile getiriliyordu. Bu durum örneklendirilirken de “Marmara Üniversitesi’ndeki rektör seçimine atıfta bulunuluyordu. Birinci olan adayın 482, ikinci olan adayın 394 ve 3. olan adayın 302 oy aldığı bu seçimde üniversitenin üçe bölündüğüne” vurgu yapan YÖK başkanı, devlet üniversitelerinde rektörlük seçimi ve atanmasına yönelik “yeni bir sistem gereksinimine” işaret ediyordu. Ve çözüm olarak da ABD’deki sisteme yakın bir şekilde, “sanayi, sivil toplum ve yerel idareler” gibi çeşitli kesimlerin temsilcilerini de içinde barındıran “üniversite seçici kurul” ya da “mütevelli heyetlerinin” önerdiği akademi dışından bir isimin YÖK tarafından onaylandığı, "yeni bir modele" geçilmesi gereğine dikkat çekiliyordu. Görünen o ki YÖK, mevcut siyasi iktidarın “yüksek eğitimi piyasalaştırma yaklaşımını” mütevelli heyetleri sistemi üzerinden devlet üniversitelerine taşımakta oldukça kararlı. YÖK’ün piyasalaştırma stratejisinin gündemdeki dayanağı rektörlük seçimi ve ataması. İşin ilgi çekici yanı mevcut atama sisteminde üniversite öğretim üyelerinin oylarını hiçe sayan bir listeleme oyunu da bu stratejinin bir parçası olarak kullanılıyor sanki. Son olarak YÖK, Marmara Üniversitesi’nde öğretim üyelerinin seçtiği adayların sıralamasını değiştirip, “3. sıradaki adayı 1. sıraya” alarak ilgili listeyi Cumhurbaşkanı’na yolluyor. Benzer şekilde Giresun Üniversitesi rektörlük seçimlerinde 2 oy alan 5. sıradaki bir aday Cumhurbaşkanlığı’na yollanacak listeye konuyor. Ve tabii ki YÖK’ün bu tercihlerine ilişkin medyada eleştirel haberler yayınlanmaya ve çeşitli kesimlerin rahatsızlıkları dile getirilmeye başlanınca, Cumhurbaşkanı da rektörlük atama sisteminden öteden beri rahatsızlık duyduğunu belirtiyor. Lakin YÖK’ün sıralamasına yönelik bir rahatsızlığı varmış gibi davranan Cumhurbaşkanı’nın yapmış olduğu eski atamaların çoğunda, bu sıralamaya göre atamada bulunduğu dikkatlerden kaçmıyor. Lafı uzatmadan şu tespiti yapmak istiyorum. Yüksek eğitimi piyasalaştırmaya ve yandaşlarının kontrolü altına almayı amaç edinmiş ilgili taraflar mevcut rektörlük atama sistemini bir taraftan eleştirip diğer taraftan bu sistemi kendi çıkarları doğrultusunda kullanırken, almış oldukları kararların sonucunda ortaya çıkan sert eleştirileri “yeni bir modele” geçişin dinamikleri olarak kullanmaya çalışıyorlar. Sonuçta ne mi oluyor? Benim gibi özgür iradesiyle gidip rektörlük seçiminde oy veren öğretim üyelerinin 181 oyuna denk gelen 1 adet YÖK oyu(!) ilgili seçimin sonucunu alt üst edebiliyor. Tabii doğal olarak ta insan şu serzenişte bulunmak zorunda kalıyor-ki bu da zaten yeni modele geçişe hizmet eden bir tavra kapı açıyor:
“Madem benim oyumun bir anlamı yok, niçin üniversitede seçim yaptırıyorsunuz kardeşim!”
Ulus Gazetesi, 12.07.2010
| Sonraki > |
|---|
YAZARLAR
Seçme Haber
| Referandum |
|
| Devamı... |




Ulusların hayatında kırılma noktası denebilecek olaylar yaşanır bunlar bazen iyiye bazen kötüye doğrudur. Örneğin: 1974 “barış harekatı” ülkemiz için iyiye kırılma noktası iken 1980 darbesi kötü gidişe kırılma 