"Bak, Ben Sana Anlatayım"
Milliyet Gazetesi yazarlarından, ekonomi gazeteciliğinin duayenlerinden, DPT eski uzmanı, özel sektörde üst düzey yöneticilik yapmış ve üniversitede ekonomi dersleri vermiş olan Prof. Dr. Güngör Uras’ın son kitabının ismi: “Bak, Ben Sana Anlatayım”. Anı kitabı olarak kaleme alınan bu çalışmanın küçük puntolarla yazılmış ikincil başlığı ise kitabın üslubunu ele vermesi açısından çok hoş: “Olaylarla Alaylar”. Güngör Uras, devlet bürokrasisinden, büyük sermaye gruplarında yönetim kurulu üyeliklerine, üniversite hocalığından gazetede köşe yazarlığına kadar çok renkli bir yaşam çizgisine sahip, “nevi şahsına münhasır” yazarlarımızdan birisi. Vikipedi’den kendisinin 1980 yılından itibaren Prof. Dr. T. Güngör Uras, T. Güngör Uras, Güngör Uras, Tevfik Güngör, Ali Rıza Kardüz imzaları ile 10.000 civarında makale yazdığını öğreniyoruz. Müthiş bir rakam. Yazdığı son kitap ise gerçekten kayda değer.
Sizi bilemem ama ben rahat okunan ve elime aldığımda bir, bilemediniz iki gün içinde bitirebileceğim kitapları her zaman tercih etmişimdir. Bazı kitaplar vardır, konusunu yakın bulur ya da yazarı nedeniyle alırsınız ama ilk cümleden itibaren sizi boğar; bir kenara atar, bir daha yüzüne bakmazsınız. “Bak, Ben Sana Anlatayım” bunların aksine ilk satırını okumaya başladığınızda, akıcı dili ve sevimli üslubuyla sizi içine alan ve bir çırpıda okunan kitaplardan. Okurken de çok şeyi öğrenebileceğiniz bir derinliğe sahip. Bu kitabın benim açımdan bir başka önemi daha var. O da, üniversitede vermiş olduğum “Türkiye Ekonomisi”, “İktisadi Planlama” ve “Teknoloji İktisadı” gibi derslerde, ders anlatım sürecinin getirdiği soğuk ve gergin ortamı yumuşatma adına, yeri geldiğinde anlattığım konuyu süsleyecek sosyoekonomik ve siyasi nitelikli birbirinden güzel ve anlamlı anıyı öğrencilerle paylaşma fırsatı tanıyor olması. Öğrencilerin derse olan ilgisini en üst düzeyde tutma noktasında ciddi katkısının bulunması.
“IMF ve Prostat Sorunu”ndan, “Dış Borçlulara Padişah Selamı”na, “Bizim Hıyarlara Ne Oldu”dan “Turgut Abim Beni Öpmeden Öldü Gitti”ye, “Patronun Sekreteri”nden “Buzdolabı Odası”na kadar birbirinden hoş ve çarpıcı “yetmiş dokuz adet anı yazısıyla” karşılaşıyorsunuz kitapta. Çoğu DPT’deki uzmanlık ve özel sektördeki yöneticilik yıllarına ait yaşanmış olaylara dayalı ve “mizahi” bir üslupla kaleme alınmış bu anıların öğretici ve bilgilendirici bir tarafının da olduğunu belirtmeliyim. Hangisini seçeceğimle ilgili karar verme noktasında gerçekten zorlanmakla birlikte, bahsi geçen konularda son dönemde yaşanan tartışmalara da açıklık kazandıracağını umduğum “Köprüye, Yabancı Sermayeye ve de TV’ye Hayır” başlıklı yazısından özellikle bahsetmek istiyorum.
Hocanın DPT’de çalıştığı yıllar, yani 1960’lar. Yazıda bahsettiği gibi kendisi “köprüye”, “TV”ye ve hatta “yabancı sermaye ve otomobile” hayır diyen grup içinde yer alıyor. Yakın dönemde İstanbul’da 3. köprüyle ilgili tartışmalara atfen Tayyip Erdoğan’ın gönderme yaptığı ve “Bu solcuların bir kısmı birinci köprüyü de istemiyordu” dediği “bir kısım muhaliften birisi de” hocaymış meğer. Ama aslında neye hayır diyordu Güngör Uras. Kitaptan okuyalım:“O zamanlar önceliğimiz, ‘İstanbul Nazım Planı’ idi. Nazım plan olmadan, İstanbul’da yerleşim düzenlenmeden, gelişigüzel yapılacak bir köprünün, şehri rezil hale getireceğini, her köprünün diğer köprüyü doğuracağını, köprü projelerinin, toplu taşıma projeleriyle birlikte ele alınması gerektiğini savunuyorduk. Plana programa alınmadan Karayolları bütçesi içinde başlatılan köprü yapıldı. Kadıköy, İstanbul’un yatakhanesi oldu. Milyon insan sabah köprüden geçip Avrupa tarafına çalışmaya gidiyor. Akşam uyumaya dönüyor. İki yeni köprü de yapsanız, tüp geçit de yapsanız bu trafiği önleyemezsiniz”. Sizce hoca haksız mıydı köprüye hayır demekle.
Gelelim hocanın TV’ye daha doğrusu siyah-beyaz TV’ye niçin hayır dediğine. Kitaptan okumaya devam ediyoruz: “Dünyada TV denilen bir teknoloji gelişirken, biz Türkiye’ye en iyisini getirelim. Hangi sistemi seçecek isek o sisteme dayalı TV tüpü ve göstericisi üretimine geçelim. Ortaya çıkacak büyük iç pazar talebine dayalı olarak dış pazarda da rekabet şansımız olur diyorduk. Planda programda olmamasına rağmen Alman hükümetinin hediye ettiği vericilerle yalap-şalap (siyah-beyaz) TV yayını başlatıldı. Almanya’dan akın akın getirilen hurda TV göstericileri piyasayı doldurdu. Siyah-beyaz teknolojiyle TV yayını başladı. Hayır diyen plancılara inat, siyah-beyaz TV tüpü fabrikası ve TV fabrikaları kuruldu. Bir süre sonra renkli TV’ye geçildi. Siyah beyaz tüp yapan, TV göstericisi üretin firmalar battı. Evlerdeki milyon adet siyah-beyaz TV göstericisi çöpe gitti. Türkiye renkli TV tüp ve renkli TV göstericide dünya pazarına gümbür gümbür girme şansını kaybetti”. Sizce Hoca haksız mıydı TV’ye hayır demekle?
Son olarak otomobile ve yabancı sermayeye “niçin” daha doğrusu “hangi koşullarda” “hayır” diyordu Hoca. İlgili makaleyi okumaya devam edelim: “Dünyada otomotiv sanayinde yeni oluşumları izliyorduk. Türkiye için Planlama’da otomotiv sanayi stratejisi oluşturuyorduk. Önemli olan, büyük ölçekli, dünya pazarına üretime geçebilmekti. DPT’de çalışmalar yapılırken Sanayi Bakanlığı’nın izniyle Anadol’un üretimi başlatıldı. Anadol’la o zaman çok kimse iftihar etti ama Anadol Türk otomotiv sanayinin güçsüz yapısının nedeni oldu.” Burada okumaya ara verip, bir tespit yapmak gerekiyor. Anadol üretimi Ford’la işbirliği içinde Otosan fabrikasında yarı montaj olarak başlatılmıştır. Ve hocanın bir başka yazısından öğrendiğimiz kadarıyla DPT’de bir ‘Otomotiv Rejisi Projesi’ geliştirilirken, Otosan’ın bu otomobili üretmesiyle birlikte Reji projesi hayata geçirilememiş ve otomobil üretimi özel sektöre bırakılmıştır. Otomobil sanayimizin mevcut iç karartıcı durumunu ele alan bir çalışma için 18.01.2010 tarihli yazımızı okuyabilirsiniz. Sizce Hoca haksız mıydı otomobile hayır demekle?
Hoca ilgili yıllarda yabancı sermayeye de hayır diyen grubun içindedir. Acaba neden? Kitaptan okumayı sürdürelim: “Dünyada yabancı sermaye akımı yeni başlamıştı. Önemli olan çokuluslu şirketlerle belli pazarlıklara dayalı biçimde ekonomik boyutta yatırımlara yönelmekti. Sadece iç pazara dönük yabancı sermaye gelirse, koruma duvarı kalktığında bunların ekonomiye yararı olmaz diyorduk. Bu nedenle her gelene izin vermek yerine, aktif yabancı sermaye politikasıyla istediğimiz kuruluşları biz davet edelim, seçici olalım, abur cuburlar gelirse, ciddiler gelmez diyorduk. O zaman yabancı sermayeye hayır diyenlerin neden hayır dedikleri dikkate alınsa idi, bugün Türkiye’de yabancı sermayenin ciddi yatırımları olurdu”. Sizce Hoca haksız mıydı yabancı sermayeye hayır demekle?
Ben Güngör Uras’ın son kitabını çok sevdim. Sizin de okumanızı öneririm...
www.ulusgazetesi.com 22.03.2010
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
YAZARLAR
Seçme Haber
| Tayyip Bey’in Başı Tranvayla dertte |
|
| Devamı... |




Ne demişti Tayyip Bey? - “Demokrasi tramvay gibidir. Hedefine varana kadar binersin, sonra inersin.” Evet böyle demişti, yıllar önce… E peki, hedefine vardı mı? Hayır!.. Hızlandırılmış tren hızıyla gidiyor olmasına karşın daha tam varamadı… Zaten kendisi de bunu çok biliyor… Onun için de kaza yapmaktan çekiniyor…
