Erol Manisalı ‘Hoca’ya
Erol Manisalı ‘Hoca’ya
Alkan Soyak
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Bazı hocalar vardır; öğrencisi olamamışsınızdır ama “Hocam!” dersiniz içten içe. Öğrencisi hatta asistanı olamadığınız için hayıflanır, üzülürsünüz. Onların hem insani hem de akademik “niteliklerini ve duruşunu” içinizde hisseder ve öykünürsünüz. Prof. Dr. Erol Manisalı’nın ne yazık ki öğrencisi olamadım. Hoca’yı tanımam 1980’lerin sonuna rastlar. İktisat lisansını tamamladıktan sonra uluslarararası ilişkilerde yüksek lisans yapma koşullarını öğrenmek amacıyla İstanbul Üniversitesi’ne gittiğimde öğrencilerle olan iletişim biçimini gördüm. Daha sonra, halen çalıştığım üniversitede yüksek lisansa ve akademik kariyere başlayınca Hoca’nın öğrencisi olma şansını da kaçırmış oldum. Ancak Hoca’nın 1970’li yıllarda kaleme aldığı Gelişme Ekonomisi başlıklı kitabı, ilgi alanım gereği her zaman için bir başucu kitabı olmayı sürdürdü ve aramızdaki önemli bağlardan biri oldu. 2000 yılında doçentlik sınavına girmek için meslektaşım olan eşimle birlikte İstanbul Üniversitesi’ne gittiğimizde, sınav jürisinin o dönemde İktisat Bölüm Başkanı olan Hoca’nın odasında toplanacağını öğrendim. Sınava girmeden önce Hoca, jüri üyelerinin kendi alanlarında çok yetkin isimler olduğunu ve rahat olmamı salık vermişti. Jüri devam ederken bazı kişisel evraklarını almak için odaya girip-çıktığına şahit oluyordum. Daha sonra öğrendim ki, dışarıda olan eşimin heyecanını görerek, içerde işlerin nasıl gittiğine ilişkin bazı ipuçları da veriyordu onu rahatlatma adına. Hoca’nın jüri sonrasındaki içten tebrikini de hala unutamam. Belki Hoca’yla şahsi münasebetim bu olaylarla sınırlı, belki bu anlattıklarımı hatırlamaz büyük ihtimalle, ama benim için ‘Hoca’dır o işte…
1990’lı yıllarla birlikte özellikle AB-Türkiye ilişiklerine yönelik ulusalcı çizgideki makale ve kitaplarıyla, sol kanattaki entelektüel ve bilimsel boşluğu dolduran eserler kattı literatürümüze Erol Hoca. Derin Yayınları’nca basılmış bir “kitap dizisi” oluştu Hoca’nın ilgili konularda. AB ile Gümrük Birliği’ne her düzlemde karşı çıktı. Türkiye’nin AB’nin ticaret sistemine tek yanlı sokulmasından dolayı Türk Ekonomisinin ciddi zararlar gördüğünü bilimsel olarak ortaya koydu birçok çalışmasında. Vurucu retoriği ile gümrük birliği sürecinde, “Türkiye’nin medeni nikâh olmadan AB’nin kuması haline geldiği” benzetmesini yapıyordu. Yurdun dört bir köşesinde yüzlerce konferans verdi, gazetedeki köşesinde yazdı, TV programlarına çıktı ve her seferinde doğru bildiğini “slogan atmadan”, “bilimsel argümanlara” dayanarak ifade etti. Türkiye’de AKP iktidarıyla birlikte hem uluslararası ilişiklerde hem de ulusal ekonomide işlerin hiç de iyiye gitmediğini gördükçe, muhalefetini çok daha “güçlü ve keskin” bir üslupla sürdürmeyi tercih etti. Bana kalırsa Hoca tek başına bir ‘Ekol’dü bu duruşuyla. Geçen sene bir öğrenci kulübünün davetlisi olarak okulumuza geldiğinde, yapmış olduğu konuşmayla duruşunu her zaman olduğu gibi net bir biçimde ortaya koymuştu. Amerikan emperyalizminin Türkiye ile ilgili bağlantı noktalarını tespit ederken, işbirlikçiliği meselesini “meşhur piramit” örneğiyle açıklamakta; piramidin en üstünde kalan üst yönetici kısımları ise tasfiye edilmesi gereken oligarşik yapılar olarak tanımlamaktaydı. Bu oligarşik yapılar; “emperyalizmle eklemlenmiş olması kaydıyla” siyasetten büyük sermayeye, sivil toplum kuruluşlarından devletin çeşitli bürokratik kesimlerine kadar her türlü kurumun tepe yönetimi için genelleştirilebilirdi. Oligarşik yapıların tavsiyesi için ne yapılması gerektiğine dair “heyecanlı öğrenci sorularına” yanıtı ise yönetime katılma noktasında “daha fazla demokrasi”, “bilinç düzeyini artırma” ve “herkesin kendi ölçüsünde elini taşın altına koyması” şeklindeydi. Bu konuşma boyunca ağzından “Darbe” kelimesinin “D”sinin bile çıkmadığına şahitlik ettim. Hoca’nın bir başka ortamda söylemiş oldukları ise o günkü konuşmasındaki duruşunu tekrar eder biçimdeydi. “Emperyalizmin küreselleşmesine karşıyım” diyordu Hoca bu röportajında da. Dünyada ülkelerin ekonomi, siyaset, kültürel ve güvenlik sacayağına oturduğunu ve tek bir noktada bağımsızlığın bir anlam taşımadığını vurguluyordu. Günümüzde küreselleşmenin ekonomik olmasa bile kültürle, siyasetle ülkeleri kıskaç altına aldığını aktarıyordu. Ancak bu süreçte demokrasinin küreselleşmesini savunabileceğinin altını çiziyordu: “Karşılıklı çıkarlar doğrultusunda çağdaş değerlerin küreselleşmesini savunuyorum. Demokrasinin Avrupa’da olduğu gibi yaygınlaştırılmasını, dokunulmazlıkların İngiltere ve Fransa’daki gibi kaldırılmasının küreselleşmesini istiyorum. Tek yanlı dayatmaların küreselleşme olarak verilmesini istemiyorum.” diyordu . Yani iki “D” arasında vurgu ve tercih yine “demokrasi” lehineydi.
Ve Hoca ne yazık ki 12. Ergenekon Dalgası’yla birlikte tutuklanarak Silivri Cezaevine gönderildi. Hoca’ya darbeci sıfatı yapıştırılıyordu meşhur iddianamede. Bunun sebebi ise 12 Şubat 2004’te zamanın Jandarma Genel Komutanı’nın talimatıyla Harbiye Orduevi’ndeki bir özel odada Tuğgeneral Levent Ersöz ve Kurmay Albay Atilla Uğur ile görüştüğü ve bu görüşmeye katılan kişilere, hükümete karşı medya, sendika ve akademisyenlerin nasıl yönlendirileceğine ilişkin bilgi verdiği iddiasıydı. Daha yargı süreci devam ederken “Taraf Gazetesi” 23 Mart 2009 tarihli sayısında manşetten yayımladığı “Hocasından Ergenekon Dersleri” başlıklı bir haberle ilgili iddianamenin yukarıda özetlediğim bilgilerine atfen Hoca’yı darbecilikle peşin olarak yargıladı. Hoca naifliğini ve soğukkanlılığını yine bozmadı. Hoca’ya göre iddianamede yer alan görüşme olmamıştı ve metnine konu olacak ses veya video kaydı olması mümkün değildi. Bahsi geçen Jandarma Genel Komutanı’yla iki kez birlikte olmuştu ama bunlar iddianamede belirtilen bir tarzda olmadığı gibi diğer askerlerle hayatının hiç bir döneminde tanışmamıştı. Kendisini savunurken bence Ergenekon Olayı ile birlikte tarihe geçecek bir tespit yaptı Hoca. Kendi cümleleriyle aktarıyor ve bu tespitinin altını çiziyorum:
“Şimdi, adı üzerinde bir iddiadan ibaret olan iddianamedeki bu çarpık, uyduruk ve tümüyle yalan bilgi birileri tarafından özellikle kamuoyunun belleğine nakşediliyor ki, ben ağzımla kuş tutsam, bunun altından kalkamayayım diye. İyi de bu iddiaların tamamı yalan diyorum, uydurma diyorum. Daha ne diyeyim? Olmayan bir şeyin olmadığını nasıl ispatlayayım? Hukukçulara soruyorum. Diyorlar ki, siz değil iddia eden ispatlayacak. Bir kişinin, kendisine atfedilen ve esasen olmayan bir şeyi ispatlaması -çok özel durumlar dışında- mümkün olamaz. Bu, eşyanın tabiatına aykırıdır diyorlar”
(Cumhuriyet, 23.04.2009)
Hoca hastaydı ve öteden beri sağlık sorunları vardı. “Olmayan bir şeyin olmadığını ispat etme” adına Hoca’nın hastalığının daha da ilerlemesi söz konusuydu. Ulusal Kanal’ın web sitesinde yayınlanan 29 Mayıs 2009 tarihli haberden öğrendiğim kadarıyla Silivri Cezaevi’nde fenalaşan Hoca bir süre önce Haseki Hastanesine sevk edilmişti. Uzun süren tetkikler sonucunda Hoca’nın kanser olduğuna dair iddialar ortaya atılıyordu .
Umarım sağlığına ilişkin bu iddialar da doğru değildir. Hoca sağlığına ve özgürlüğüne en kısa zamanda kavuşarak, bu ülkenin ulusal çıkarları adına doğru bildiklerini, “güçlü retoriğiyle, sağlık içinde ve özgürce” önümüzdeki yıllarda birçok öğrencisine ve kamuoyuna aktarmaya devam eder. Bu alacakaranlık kuşağında Türkiye’nin Erol Manisalı gibi hocalara eskisinden çok daha fazla ihtiyacı var.
İyi ki varsınız ‘Hocam’. Acil şifalar…
31 Mayıs 2009
Krizalit ©
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
YAZARLAR
Seçme Haber
| Nurettin Kurtuluş’u Kaybettik |
|
| Devamı... |




Güvercinevi yazarlarından sevgili dost Nurettin Kurtuluş'u kaybetmiş bulunmaktayız. Çok değil bundan 1 ay önce, yazılarından dolayı "kaza"ya uğrayabilir kaygısıyla diye benden telefonumu istediğinde, "Memlekete yaşayacak adamlar gerek" diye özen göstermesini rica etmişim kendisinden.
