1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>

O’nlar Onurumuzdu (r)… (4–5)

Yazdır E-posta

Nurettin Kurtuluş - 06 Ocak 2012

O’nlar Onurumuzdu (r)… (4–5)

1828–1829 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Katolik Ermenilerin Osmanlı yanında yer alarak Ruslara karşı Ahılkelek'te kahramanca vatan savunmasına katılmaları, Katolik Ermeniler üzerindeki olumsuz izlenimi yok etmiştir… (Kaynak Vikipedi)

Burada Emeni meselesine nokta koyarak Fransa’da oynanan (Soykırım yoktur diyene ceza) komedi nekadar korku verirle Türkiye’de Soykırım ya da katliam vardır diyene neler oluru da düşünmek gereklidir…

Bir de, o yıllarda ve öncesinde Prusyalı-Alman ve diğer Avrupa ülkelerinden getirilen, yüzyıllardır Hıristiyan düşmanlığı ile büyümüş Osmanlı sarayı ve Osmanlı nimetlerini Ermenilerle paylaşamamış Yahudi Sabetayist kökenli dönme üst subay ve generallerin bu katliamda rolleri nelerdir?
Bunları açıklamaktan kim-kimler çekiniyor? Neden?
(Kaynak-alıntı: Hıristiyan-Yahudi-Hıristiyan Düşmanlığı Ermeni Meselesi. Kitap dosyamdan…)
***
Kurtuluş Dönemi 1919 ile Cumhuriyetin ilânı 29 Ekim 1923 arasındaki sancılı dönem 11 Ekim 1922'de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile fiilen, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması ile resmen sona ermişti.

Bu süre içinde Büyük Millet Meclisi tarafından 29 Nisan 1920 tarihinde Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkarılmıştı. 1920’de kurulan ilk dönem “İstiklal Mahkemeleri” Ankara’daki hariç 1921 yılında kapatılmıştır. Ankara'daki İstiklal Mahkemesi ise 1927 yılında kapatılmıştır.

4 Mart 1925′te Meclis’ten Takrir-i Sükûn Kanunu’nu çıkarıldı. Hükümete büyük yetkiler veren bu yasa, geçici ama olağanüstü yargı organları olarak “İstiklal Mahkemeleri’nin” kurulmasını sağlıyordu. İstanbul’da yayımlanan “Tevhid-i Efkâr”, “Son Telgraf”, “İstiklâl”, “Orak-Çekiç” gazeteleri ile “Aydınlık”, “Sebilülreşat” dergileri, Bursa’da yayımlanan “Yoldaş” gazetesi Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılarak sorumluları tutuklandılar. Ankara İstiklal Mahkemesi kurularak çalışmalarına başladı. Arkasından, 1 Mayıs 1925′te dağıtılan bir bildirgenin soruşturması sırasında, yasadışı Türkiye Komünist Partisi üyeleri olarak otuz sekiz kişi tutuklanıp İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmak üzere Ankara’ya getirildiler. Yurt dışında olanlar, ya da yakalanmamak için yurt dışına kaçanlar da gıyaben yargılanacaklardı.
Bunun üzerine Nazım Hikmet, haziran ayı ortalarında, İzmir’den gizlice İstanbul’a, annesinin Kadıköy Cevizlideki evine geldi. Ertesi sabah evden tayfa kılığıyla çıktı, iskeledeki yolcu sandallarından biriyle, TKP’nin ayarladığı, Mühürdar açıklarında bekleyen takaya gitti.
1925 yılı haziran ayı sonunda yeniden Moskova’daydı. Ankara İstiklal Mahkemesi’ndeki yargılama sonucunda en ağır cezaya çarptırılanlar arasında o da vardı. Dr. Şefik Hüsnü Değmer, Hasan Âli Ediz ile birlikte 15′er yıl yemişlerdi. Şevket Süreyya Aydemir, Dr. Hikmet Kıvılcımlı 10′ar yıl, Sadrettin Celâl Antel 7 yıl ceza alanlar arasındaydılar.

İstiklal savaşında asker kaçakları, casus, bozguncu, vatana ihanet suçlarını yargılamak, iç güvenliği sağlamak amacıyla 14, Cumhuriyet'in ilanından sonra Türk inkılâbının gerçekleşmesi amacıyla 3 istiklal mahkemesi kurulduğunu belirten Prof.Dr. Aybars, ''İstiklal mahkemelerinde 55 bin kişi yargılandı, 1352 kişi idam edildi. Yaklaşık 3 bin kişi hakkında idam hükmü verilmesine karşılık uygulanmadı. Yaklaşık 40 bin kişi hakkında ise dayak cezası verildi'' dedi.

Uğur Mumcu bu konuda, 11 Kasım 1992 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanan "İstiklal Mahkemeleri" adlı makalesinde İstiklal Mahkemeleri "mahkeme" sayılmazlar. Bunlar, savaş ve ihtilal dönemlerinde rastlanan anti-demokratik "İnfaz Kurulları”dır yorumunda bulunur.
Arşivler açıldığında Resmi Tarihten-Resmi Dilden başka neler bulunur, neler okunur, neler söylenir?

Sürgünler Katliamlar inanılmaz boyutlarda sürerken “vatan hainleri-devlet düşmanları” yaftası boyunlarda asılı kalıyordu.
Resmi İdeoloji ve Tarih düzenine uygun kafalar yetiştirmek için üst kimlik- üstün ırk eğitimine okulda başlar, okulla beyinleri tahrip eder…

Düzenin elindeki en önemli güvence yasaklar ve korku vermelerdir.
Doğruları yazan makaleler-dergiler-kitaplar-şiirler yasaklanır, yasağa uymayanlar zindanlarda çürütülür, öğretmek-öğrenmek isteyenler faili meçhul katliamlarla susturulmaya çalışılır…

Düzen ve sistem korkak olduğu sürece doğruları saklar, yanlışlarla yalanlarla “kahraman” bir toplum yaratmaya çalışır.
O “kahraman” toplum doğrular karşısında şoven-milliyetçi duygularla saldırgan olur ilkelleşir, ilkelleşirken ise “en büyük” olduğunu savunur…

“Kendini ve Kentini Sorgulamak” insanı araştırmaya doğruları bulmaya yönlendirir, doğruları buldukça şaşırır şaşırmak onu güçlendirir güçlendikçe onurlanır, korku ona vız gelir…
Yalan çuvallara sığmıyor!
Resmi İdeoloji ve Resmi Tarih yalanlarla-saklamalarla-saptırmalarla gizlenemiyor gün geliyor gerçek tarih karşılarına dikiliyor…
Çocuklarını “Türkler geliyor” korkusuyla uyutmaya-uslu olmaya çağıran annelerin-babaların bugünkü Avrupalıları, geçmişte Osmanlı saldırılarının bıraktığı mirasla AB kapılarının kapanmasına neden oluyor.
Doğruları cesaretle araştırmak ve açıklamak-irdelemek Türkiye’de bir nevi suç oluyor saldırılara karşı korumasız kalınırsa faili meçhullerin arasına katılmak zor olmuyor…
***
Dersim olayı birdenbire Türkiye’nin gündemine odaklandı.
İyi ki odaklandı, bugünkü nesiller “nedir bu” diye sormaya başladı araştırıyor kafalarındaki karışıklığa soru işaretlerine yanıt arıyor…
Bir gerçek üzerinde durulmalı; bir tarafta yaşı küçültülerek diğer yandan yaşı büyültülerek idam edilen baba oğul, neden?

1935 25 Kânunuevvel (Aralık) ayında başlayan ve biten, 4 Kânunusani (Ocak) 1936’da yürürlüğe giren Meşhur Tunceli Kanunu, (Tunceli'nin İdaresi Hakkında Kanun) görüşmelerini açan zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya “… Burası 91 aşirete münkasemdir (bölünmüş). 1876'dan bugüne kadar muhtelif zamanlarda Dersim üzerine 11 harekâtı askeriye yapılmıştır. Halkı cahil, bir az da toprağın fakirliği dolayısıyla halkı fakir olur ve eli de silahlı bulunursa tabii böyle bir yerde vukuat eksik olmaz.”
Bölgede yüzbaşı rütbesiyle göreve başlayan Tuğgeneral Ziya Yergökün anılarında Dersim halkı için şöyle der; “... Bunlar ne Şii’dirler ne de tam Bektaşi. Bu mezhebin her ikisinden alınmış bazı esasları varsa da çok gülünç inançları da vardır. Her yüksek dağı bir ziyaret yeri, bir tapınak hükmünde gördükleri gibi birçok büyük ardıç ağacını da öyle görürler; Allaha bizim gibi inanırda peygamberi de şöyle böyle tanırlar. Fakat oruç tutmaz, namaz kılmazlar. Kuranın hükümlerinden habersizdirler. Onlara göre; kirleri su, suyu toprak temizler. Toprağı da ateş temizler, derler.”

O günlerde Dersimde süvari eri olarak bulunan Karslı A. Demirtaş’ın anlattıkları ise daha ilginç değil mi?
"Köylüleri topluyorduk, bir araya getirip 'sizleri koruyacağız, kurtaracağız' diyerek dere kenarlarına veya uygun gördüğümüz yerlere götürüp makineli tüfeklerle tarıyorduk. Kadın, çocuk, bebe, ihtiyar, genç demeden hepsini, hepsini öldürüyorduk. Subaylar hiçbir Aleviyi sağ koymayın, öldürün diyorlardı. Daha sonra cesetlerin başına erler kurtlar gibi üşüşüyorlardı. Kollarını sıvazlayıp bilezik, kolye gibi altınları kapmak için hırslı bir yarış başlıyordu. Kadınlar için altın takmanın önemi büyük olduğundan kolları parçalayarak, keserek altınlar kapışılıyordu. Hatta altın dişler de alınıyordu, alevi öldürüp cennete gitmek, altınlarına da sahip olup bu dünyada da rahat yaşamak o günlerde önemliydi. Velhasıl birçok köyde benzer bu tür şeyler yapıldı. Bugün Kars'ta Dersim zenginleri var. Bunların zenginlikleri oradan kalma." 

Havadan attığı binlerce bombayı büyük bir marifetmiş gibi anlatan Sabiha Gökçen Hatay için de cüretleşerek “Biz gençler gerekirse bu işi silahlarımızla da halledebiliriz Hatay bizim canımız feda olsun kanımız” derken, rakamı hâlâ tam olarak bilinemeyen insan katliamından onurlanabiliyordu…

Sabiha Gökçen’nin ilk madalyasını da şölenvari bir ortamda, ama ne için verildiğinin söylenme cesareti olmayan, utanç gölgesinde aldı. O,  Dersim katliamının edatlarından biriydi. Bir zulüm algısının aklıydı, Osmanlı aklının cumhuriyetteki tecellilerinden biriydi.
Bu Askerî harekât, her ne kadar bazı aşiretleri sürgün etse de, harekât 1938 yılının sonuna doğru sona ermiştir. Harekât sonucunda 13.000 (Resmi rapor) ile 40.000 arasında sivil ölürken, 12.000 kişi başka yerlere sürgün edilmiştir. Ayaklanmaya katılan aşiret mensupları, Kayseri'nin Sarız, ilçesi ve Erzurum, Yozgat, Muş gibi çeşitli illere sürgüne gönderilmiştir.

HERKES YERİNE
Nurettin Kurtuluş

 

Seçme Haber

Dur Yolcu...!

Bilmeden gelip bastığın bu toprak,  Darbecilerin ancak otuz –otuz beş sene sonra yargılanabildiği yerdir... Üstelik darbenin bütün kurumları sapa sağlam ayakta iken... Sadece ölüme üç günü kalmış iki ihtiyarın yargı önüne çıkarıldığı yerdir...

Devamı...