O’nlar Onurumuzdu (r)… (2-3)
O’nlar Onurumuzdu (r)… (2-3)
Anadolu topraklarında sürgün-katliam Osmanlı hanedanının geleneği olarak bugünlere kadar Türkiye Cumhuriyet tarihinin de vazgeçilemez yönetim biçimi olarak çağdaş (!) yöntemlerle yürütülmektedir.
Osmanlı vesayeti yeni yüzyılda güçlenerek tekrar hortlamış bunun adına “Asrın yıldızı Türkiye” denmiş ve medeniyetler buluşmasında başı çekmek istenirken “Yeni Osmanlıcılık” hayalleriyle, Müslüman ülkeler özellikle Müslüman Araplar arasında bir Arap halifeliği hükümetiyle hilafetin yolları aranmaktadır.
Belki Dünya, fakat gerçekten de Anadolu’nun ilk devrimci bugünkü anlamıyla Sosyalist sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum hayalini Anadolu topraklarında gerçekleştirmeye çalışmış yüce insan Şeyh Bedrettin "yârin dudağından gayrı her şeyde her yerde ortak olmak" demesinin sonucundaki gelişme Anadolu topraklarındaki ilk siyasi sürgün ve katliamların başlangıcıdır...
yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.
yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
yağmur çiseliyor,
serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
bedreddinim bir ağaca asılı.
yağmur çiseliyor.
gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
çırılçıplak etidir.
yağmur çiseliyor.
serez çarşısı dilsiz,
serez çarşısı kör.
havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
ve serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.
yağmur çiseliyor.
Eşkıyalarca “Vatan Haini” daha sonraları “Vatan Şairi” ilan edilen Nazım Hikmet'in "Simavne kadısı oğlu şeyh Bedrettin Destanı”ndan…
Dünden bugüne böyle geldik, bunun adına Cumhuriyet dendi değişen ne var, peki bugünden yarına da böyle mi gideceğiz?
NEFRET VAİZİ (HASSPREDIGER) sözünü Almanlar, daha çok insanları kışkırtıcı derecede “ağır ve suç oluşturan” beyanlar verenlere kullanıyor.
Nazi Almanya’sında Papaz Martin Niemöller’in aşağıdaki şiirini bir kez daha yazıyorum istemeden, belki de binlerce kez daha yazacağım istemeyerek:
“Önce sosyalistleri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü ben sosyalist değildim. Sonra sendikacıları topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudileri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü Yahudi değildim. Sonra beni almaya geldiler; benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”
Mustafa Suphi ve yoldaşlarının onlardan önce Şeyh Bedrettin ve yoldaşlarının katliamında susuldu-sessiz kalındı, sıra kimde-kimlerde?
Mustafa Kemal Paşa'nın 28 Ekim gecesi İsmet İnönü'yle, devletin niteliğinin cumhuriyet olduğunu saptayan bir yasa tasarısı hazırlar 29 Ekim 1923 günü;
"Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. Türkiye Devletinin hükümet şekli cumhuriyettir"
Esasına dayalı olarak Cumhuriyet ilan edilir ve yeni Türk Devleti'nin adı artık Türkiye Cumhuriyetidir.
Milletin, daha doğrusu ezilenlerin üstünlüğü esası fiiliyatta yani pratikte uygulanmış mıdır?
“Hâkimiyet (daha sonra Egemenlik dendi) kayıtsız ve şartsız hükümranlarındır (Egemenlerindir)” diye değiştirilmesinde bir sakınca görülmemiştir…
9 Eylül 1923`te Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulmuş olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), başlangıçta adı "Halk Fırkası" olan parti 1924 yılındaki kurultayda adını "Cumhuriyet Halk Fırkası" olarak değiştirdi. 1935 yılındaki kurultayda ise partinin adı tekrar "Cumhuriyet Halk Partisi" oldu.
29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildikten sonra tek partili döneme girildi. 1950 yılına dek bu süreç devam ederken Atatürk’ün ölümüyle 11 Kasım 1938'de cumhurbaşkanlığına seçilen İnönü Cumhurbaşkanlığının yanı sıra CHP genel başkanlığına da getirildiğinden yönetim üzerinde geniş otorite sahibi oldu. İsmet İnönü’nün 12 yıl süren Milli Şeflik dönemi de başlamış oldu…
Bitmek bilmeyen Osmanlı hanedanının vesayeti yani sürgünler ve katliamlar Cumhuriyet tarihine damgasını vurmaktan sakınılmadı…
***
Kendimi bildim bileli bir “Ermeni meselesi” gündemden düşmedi. Özellikle Avrupa Birliği’ne üyelik konusu pişirildikçe, bu olay da kaynatılıyor.
Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki böylesi bir mesele, var mı, yok mu? Varsa ne kadar var? Yoksa ne kadar yok?
Hâlâ netliğe kavuşturulmayan, bu 95 yıl önceki olaylar karşısında Lâik Türkiye Cumhuriyeti’nin genç kuşakları, ikircimleşip duruyor.
Resmi Tarihe göre Türkler Ermenilere hiçbir şey yapmamıştır, tam tersi onlar bizi kesmişti…
Kürt meselesinde de buna benzer varsayımlar oluyor ve sonuçta Anadolu’da yaşayan insanlar birbirlerine düşman ediliyor…
Konunun gündeme her gelişinde, gerçekleri tam olarak bilmeyen-bilmek için uğraşmayan sadece resmi kaynakların-resmi dillerin söylediklerine kapılıp giden insanlarımızın benliğini hemen milliyetçilik-ırkçılık-şovenizm gibi insan düşmanlığı sarıveriyor…
27 Mayıs 1915 yılında çıkarılan "Tehcir Kanunu" Kanun-ı Muvakkat (geçici yasa-şimdiki deyimiyle Kanun Hükmünde Kararname) ile yerel mülki ve askeri yöneticilere, uygun görecekleri kişileri geçici olarak başka yere naklettirme yetkisi verildi.
Osmanlı 1914 nüfus sayımı istatistiklerine göre imparatorluk topraklarında yaşayan Ermeni sayısı Suriye, Halep ve Beyrut vilayetleri dâhil ve Rus idaresinde bulunan Kars, Ardahan ve Artvin hariç 1.295.000'dir. Suriye ve Beyrut vilayetlerindeki toplam 7.500 Ermeni ile Halep vilayetindeki 49.000 Ermeni’nin 10,000 kadarı bu toplamdan çıkarılmalıdır.
Ermenilere uygulanan bu sürgüne “Tehcir” yani göç dendi yaşı ve cinsiyeti gözetilmeksizin iddialara göre (uygun görülen kişiler!) 486 bin ilâ 1 milyon kişi sürgüne tabi tutuldu, yollarda ölenler ya da öldürülenlerin sayısı çelişkilerle dolu…
(Kaynak-alıntı: Hıristiyan-Yahudi-Hıristiyan Düşmanlığı Ermeni Meselesi. Kitap dosyamdan…)
İpler kimin, kimlerin elinde idi? Asıl önemli olan araştırma konusu, bu sorular olmalıdır diye düşünüyorum. Tüm bir toplumu, bir Ulus’u karalama, suçlama, yargılama gibi işin kolayına kaçmak; bilim, tarih, insanlık adına bir yanlışlıktır, ayıptır…
HERKES YERİNE
Nurettin Kurtuluş
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
YAZARLAR
Seçme Haber
| TBMM Hangi Şartlar İçinde ve nasıl Açıldı |
|
| Devamı... |




Meclis’in açılacağı günlerde batı dünyası dinsel fanatizmin ve emperyalizmin acımasızlığının en canlı örneğini veriyorlardı. 12 Şubat–10 Nisan 1920 günleri arasında Londra’da Türklerle yapılacak barış antlaşmasının esaslarını tespit etmek amacıyla yapılan toplantıda
