1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>

Dizeler…

Selma Erdal - 05 Mart 2010

SORU
Dünyaya  karışmadan
İnsanlarla  barışmadan
Kendimle  yarışmadan
Olur  mu  be arkadaş ?...16.Aralık.1994

ÖLÜMSÜZLÜK
Ne  demiş  bilge ?
Evrende  hiç  bir  şey   yok  olmaz,
Yalnızca biçim değiştirir …
Evrenin  soluğu 
Geçmişi  alır , bugüne   eriştirir
Bugünü  de   yarınlara …
İşte  bundandır
Benim ölümsüzlüğe  kanışım
Toprağın  derinlerinde
Binlerce  yıl  kalışım
Ardından  belki  bir  çiçek
Belki  bir  böcek
Olurum  diye  düşlere  dalışım…17.Ocak.1995

YANLIŞLIK ÜZERİNE
Eşit  olmadıklarını  bile ,  bile
Zaman , zaman 
Ellerlimi  ölçerim   bir  diğeriyle 
Bazen   da  ayaklarımı
Sanki  biri  daha   irice
Ya   iki  gözümle  kaşlarım
Gerçekten  de  tam  oturmuş  mu
Yerli yerine ?
Bir   de ;
Kul  kusursuz  olmaz   derler
Sanırım  bu  söz  doğru
İyi  de ;
Tanrı’nın  bile  yanlış  yaptığı düzende
Neden  sorarlar  bana  soru ?... 17.Ocak.1995

ÇAY
Adam  yakınıyor ;
Bu  nasıl  töre ?
Alışamadım  gitti
Bir  bardak  çay  için
Teşekkür’e …
Sözü  mü  olur 
Dostlar  arasında
Bir  bardak  çayın
Bir  fincan  kahvenin ?
Oysa   düşünemiyor  adam,
Enflasyon  denen  kahpenin
Belimizi   büktüğünden  beri
Bu  ne  cilve ,  bu  ne   naz
Çayın  yanına   teşekkür  de  az
Bundan  böyle;
İçen  parasını  ödemeli… 17Ocak.1995
*Paradan altı  sıfırı  atmakla;  enflasyonu  düşürdüklerini  sananların  kulakları çınlasın…

FİKRET  BEY
Doğum  tarihi; bindokuz yüz elli
Medeni  hali;  evli
Dini İslam , kitabı  Kur’an
Ama  yine  de  o
Kadınlara  tuzak  kuran…
Dikkafalının  birisi
Gençliğinde   elinde   kanlı  kasatura
Yola  gelmez  bir  bıçkın
Şimdilerde  uslanmaz  bir  çapkın
Karısı  gözü  yaşlı  bir  geçkin
Otuzuna   varmadan  pörsümüş
Kocasının  sevgisizliğinde   üşümüş
Yediği  dayaklardan  bedeni  yorgun
Kara  topraklara  girmeden  yaşama   dargın
Mutsuzlukta  dönüşsüz  bir  sürgün
Çocuklarıysa  çağa  uygun
Oğlu  kasabanın  takımında  sağaçık
Kızıysa   koca  delisi  bir  kaçık
Komşu  kızlarla   arasında   bir  yarış
Tombul   bacakları   ortada
Eteklerinin  boyu  bir  karış
Evde  kaldım  diye  inler…
Zimmetinde   para  dolu  kasalar
Beyninde  burgu ,  burgu  yoksulluk
Aysonu  nasıl  gelecek  diye  dertler ,  tasalar
Her  gün  sorar  kendine ;
Ne  zaman  bitecek  bu   kulluk ?
Gün  bitiminde  ayakları  varmaz   eve
Kimseler  sormaz  derdin  nedir   diye ?
Dinlediği   tambur  sesi  değil ,  dırdır
“Kızımı  kimler  istemedi  ki “  tekerlemesiyle
Kaynanası  her  gece  bıkmadan  yakınır
O   da  evine  gitmekten  sakınır
Ne  dün  gülmüş  yüzü , ne   de   yarınında  güvence
Açmazlarda  boğulur  durur  gündüz  gece
Nerden  baksan  devlet  kapısında  köle
Beşinci   dereceden  bir  memur
Arkadaşları  dalga  geçer
“ İşin  iş ,  dört  başın  mamur “
Oysa  o  da  herkes  gibi mağdur
Elinde  yetmişlik  bir  şişe
Bulandı  mı  kafası   küfreder  gelmişe ,  geçmişe
Yarılsa  da  topraklar ,  insem  yedi  kat  dibine
Yaşamın   sorgulaması  her  an   beyninde
Sakine   Hanım’ın  kocası  Ayyaş   Fikret  Bey’in …11.Nisan.1996

AYDINLIK GÜNLER  İÇİN
Hacıyız , bacıyız  dediler
İliğimizi ,  kemiğimizi  erittiler
“Saçı  bitmedik  yetim  hakkı”  unutuldu
Hırsızlık ,  yolsuzluk   hüner  oldu
Gün  geldi  vekiller  milletini  soydu
Bu  bizlere   daha  bir  koydu
Güvenimiz  kalmadı  artık   hacıya ,  bacıya
Yüce  Meclisimiz   son  versin  bu  acıya
Gizli  kalmasın  suçlar ,  suçlular
Fırsat  bulamasın  kötü  niyetli  güçlüler
HUKUK’un  üstünlüğü   ilkesi  yaşama   geçsin
Ulusumuz   bir  kez  daha  aydınlığı  seçsin
Sığınılmasın  dokunulmazlık  zırhına
Sorgulamalar   başlasın ;  hırlısına ,  hırsızına
Çıksın  Yüce  Meclisimiz’den  yüce  bir  karar
Ülkemiz , ulusumuz   görmesin  zarar
Doğruluk  yeniden  erdem  olsun
Saygın  vekiller  Meclis’de  yerini  bulsun …
Bugün  birlik  zamanıdır ,  hem  de   dirlik
Arındırılsın  Meclisimiz’deki  kirlilik …
Demokrasinin  gereğidir  bağımsız  yargı
Dokunulmazlıklar   kaldırılsın ,  başlasın  sorgu …
Yaraşır  Meclisimiz’e  güvenilirlik ,  saygınlık
Kaldırılmazsa  dokunulmazlıklar   sürecek  bu  dargınlık
Bilinsin  ki  duyuluncaya   dek  sesimiz  ulusca   dardayız
Aydınlık  günler  için  bir  dakikalık   karanlıklardayız …29.Ekim.1997

ÖĞÜT
Yaralanmakla ,
Yararlanmak  arasındaki  ayrımın
Yalnızca  bir  “r”  ünsüzü
            olmadığını öğrendiğinde
                       büyümüş  olacaksın
Sen  de  doyumsuz  çıkar  savaşlarına  dalacaksın …
Kesenin  dolmasıyla , 
Kasanın  dolmasını  beklerken
Saçların  solacak   erken
Bunlar  nedir  böyle  her  yerimden  sarkan
Diye  etini  budunu  yokladığında
Bir  lokma  ekmeğini  bile
           dostlarından  sakladığında
Üstüne  üstlük  yalnız  da  kalacaksın …
İşte  böyle  küçüğüm ;
Ben
Dostlarınca
Güven  duygusu  zedelenmiş
Sıradan  bir  büyüğüm
Bunları  ne  zaman  anladığıma  gelince
Deyivereyim  bir  yol  sana da dinle…
Günlerden  bir  gün  düştüm  dara
Gezdim  kapı ,  kapı  dost  akraba
Dilimde  bir  sözcük ;  para ,  para ,  para,
Borç  istedim  onlardan ,  bağış  değil
Üzülme dediler ,  akıtma  gözyaşlarını  sil
Günlerce   umutlandırdılar  beni ,
Belki  de  avuttular  gerçekleşmeyen  sözleriyle
Oysa  mutlandılar  dar  günümden ,
Hınzırca  kıvılcımlanan  gözleriyle
Bolca  söz  ettiler  uslarının  yüceliğinden
Ve  de  benim   para  kullanmadaki
             becerimin  cüceliğinden …
Atalarımız  da   demişler ;
             “Tekerlek   yoldan çıktı  mı  bir  kez
                          yol  gösteren  çok  olur”
Bir  de   düştün  mü  dara
Tüm  dostların  da yok  olur …
Senin  anlayacağın  küçüğüm
Büyümem  biraz  acılı oldu ,
           biraz   da   sancılı
Ama   can  çıkmayınca ,  umut  da  bitmezmiş
Her  yer  dolu  olsa  da  dünya  bencili
Ecel ,  parasızlık  sayrılığına  tutulanı
Alıp  da  gitmezmiş …
Gün  oldu  bulundu  paralar
Kapandı  cepte  açılan  yaralar
Demlendi  çaylar , kaynatıldı  kahveler
Serildi  yeşil  çimenlere
Oturup  rahatça  söyleşmek  için  kuzudan  postlar
İşte  sonunda  yine  çevremdeydi  tilkiden  dostlar
Gülen yüzümü  görünce  aldılar  derin  bir soluk
Oysa  yaralı  yüreğimden   akıyordu   kan  oluk ,  oluk
Sandılar  ki  Selmacık  çok  alık
Tanrım  yine  de versin  herkese  sağlık
Yeniden  kanalım  yalan  dostlara
Ola  ki  bir  gün  sen  de  düşersen  dara
Bu  yaşam  dersini koy   belleğinde   bir  yana
Çalarsan  bir  gün  para   için  dost  kapısını  yana ,   yana
Bekle  onlardan   yalnızca  bolca  öğüt
Gerisi  şırıldayan  dereye  eğilmiş  salkım  söğüt …30. Kasım.1997


SANALLAŞMAK
Varsayımlar  üzerine 
Kuramsal  sevilerin  yaşandığı  günümüzde
Şimdilerde  sanal  sevgilere   düştük
Sanal  sevişip , sanal  öpüştük
Geçmişte  de  sevildiğimizi  sanıp  alıyorduk
Ama  bugünlerde  sanallara  kanıyoruz
Sanal  konuşup ,  sanal  gülüşüyoruz
Sanal  küsüp ,  sanal  barışıyoruz
Sanal  tartışıp ,  sanal  yarışıyoruz  …
Ah  bir  de  sanallaşsa  hırslar ,  hırsızlıklar
Sanallaşsa  saldırılar ,  sömürüler ,  savaşlar
Belki  o  zaman  yüreklerdeki  acılar  da   yavaşlar …2.Aralık.1997

OTUZ   YILLIK   ANIMSAMA
Aldığımız  harçlık  elli  kuruş
Hamburger-Cola  değil  ama
Otuz  kuruşa   gazoz ,  yirmi  kuruşa  simit
Düşlerimizde   binbir  umut
Biz  zor  günlerin  çocuklarıydık …
Ansızın  bir  sihirli  değnek   dokundu
Yaşamın  tüm  renklerine
Verildi  bir  yerlerden  buyruk
Düşlerimizden  çok  uzaklara  savrulduk …
Oysa  bizler  tören  çocuklarıydık
Yirmiüç  Nisanlar’da , Ondokuz Mayıslar’da
Her birimiz  kelebek ,  çiçek ,  böcek
Günü   geldiğinde  ülkesi  için  ölecek …
Giderek  boşa  çıktı  umutlar
Sorunlar  göğsümüzde  saplı  kanlı  bıçak
Yükseldi  acılar  Anadolu’dan
Biz   buralardan  başka  yerlere  göçek …
İşsizlik  diz  boyu ,  ama   kimin  tasası ?
Yapıldı  antlaşmalar  devletler  arası
Çözüm  diye  sunuldu  bir  bilet  parası ,
“Alaman”  doktorlarca  aynaya  kondu  akciğerler
Sayıldı  ağızda  dişler ,  pazardan  at  seçer  gibi
Toplandı  tahta  bavullar,  buluşma  yeri  Sirkeci …
Kalktı  trenler  Almanya’ya  doğru
Halay çekenlerin  çığlıklarıyla
Geride   kalanların  hıçkırıkları  yarıştı ,
Kuşatmadan  atlılar  kentleri
Uçurmadan   pala  kılıçlar  kelleleri
Osmanlı’nın  yirminci  yüzyıl  beyleri
Sokakları  süpürmek ,  yaşamlarını  sömürtmek  için
Yüzyıllarca  sonra  atalarından,  işte  Avrupa’daydı…
Naylon  gömleklerin ,  pilli  radyoların
Dancing  ve   restaurantların   yaşamımıza   karıştığı
Yavan  ekmekle  beslenen   köylümüzün
Mercedes’le  tanıştığı  yılların  ardından
Ülkesine ,  ulusuna   yabancılaşmış  bir  nesil
Tanıdıkça  Anadolulu  başka  halkları
Çekişmeler ,   çatışmalar ,  çelişkiler
Belirdi  beyinlerde  sorular
Bu  düzen  değişmeli ,  ama  nasıl ?
Böylece  on  yılda  bir  uyarıların  yapıldığı
Suçlunun  suçsuza  katıldığı
Düşünenin   düşüncesinin  tutsak  alındığı
Günlere  ulaştık …
Yurtta  barış ,  Dünya’da  barış  yerine
Yurtta  yarış ,  Dünya’da  yarış
Saçı  bitmedik  yetimi  unut
Her  türlü  yolsuzluğa  karış
Çağına  ulaştık …
Türkün   Lirası’yla  birlikte
Töresiyle   yöresi  de  yitirdikçe  değerini
Köylü  sattı  tarlasını ,  davarını
Çevirdi  kaçak  yapısının  duvarını
Kentin  ormanına ,  dağına ,  taşına
Kan  katıldı ,  tatlı  aşına …
Tüm  dindarlar  oldu  halkına   kindar
Çeteler  dağdan  düze  indi
Soygunculuk  oldu  en  önde  gelen  hüner
Böylesi  düzene   kargalar  bile  güler …
Ve  dünlerdeki  yerini  aldı ,
Çocuklara  günde  elli  kuruşluk  harçlık
Bugünlerde  toklar  ülkesi  Türkiye’de
Arsızca  kapıları  çalıyor  açlık
Tanrım  vermesin  bu  Devlet’e  güçlük
Diyenlerin   soyları  da  bir ,  bir  tükendi
Doğruların  yolları ,  erdemsizlerce  tıkandı
Köşe  dönücüler ,  iş  bitiriciler  parayla  yıkandı
Yasalar  ezildi ,  suçluların  karşısında …
Nereden  nereye   ülkem ,  ulusum
Nereden  nereye ?
Çakallar   indi ,  kuzuların  su  içtiği  dereye
Buğday  ambarı  ülkem
Avuç  açtı  yabandaki  darıya
Bebelerin al ,  al  yanakları  soldu
Boyandı  sağlıksız   bir  sarıya
Bütün  bunlar  nasıl  sığdı
Otuz  yıllık  bir  süreye
Almadı  usum  gitti  bir  türlü …  19.Ocak.1998  (  1968-1998  yılları için yazılmıştır )

ALTMIŞLARIN  ANA-BABALARINA   AĞIT
Doğdukları  evler  gaz  lambalı
Sokağın  ışığında  ders  çalışmışlar
Yamalı  çoraplarla  ısınmış  ayakları
Tarhana  çorbasıyla   beslenmeye  alışmışlar
Altmış’daki   Devrim’in  ardından 
Ufaktan ,  ufaktan   şahlanmış  atlara  binip
Yoksulluktan ,  yolsuzluğa  bulaşmışlar …
“ Yemedik  yedirdik ,  giymedik   giydirdik  “  söylenceleri
Deniz  kıyısında  çadırlı  yaz  dinlenceleri
Müzeyyen’den ,  Hamiyet’ten  şarkılar
Yeşilçam  ürünü  boyalı  masallar
Haftasonları  ızgara   köfteli,  buzlu  rakılar
Tadını  bildikleri  eğlenceleri
Dizlerinde   uyuturken  çocuklarına  anlattıkları
Nasreddin   Hoca ,   Keloğlan   gülmeceleri
Uzun  kış  gecelerinin  oyunları;  tombalayla
Fincan  altında   yüzük  bulmacaları
Dostluğa  kapı ,  kapı  komşuluklarla  ulaşmışlar …
İyi  kocanın  karısı ,   kurna  başında  belli
Düğünlerde  çengiler   göbek  atar ,  parmakları  zilli
Kızlar  gelin  olur ,  saçları  telli
Tombul  bileklere   altın  bilezikler  için
Bedestenlerde  kuyumcuları  dolaşmışlar …
Hey  gidinin  altmışlı  yılları  hey
Ramazalar’da  radyoda  çalardı  ney
Seçimden  seçime  halktan  istenirdi “rey”
Düşünmeyi  çok  okumuşlara  bırakmışlar …
Bu  ana-babaların  çocuklarından  ilki
Devrimlerin  öncüsü  altmışsekiz  kuşağı
Say  ki  halkın  sırtında  çelikten  kaşağı
Onların  umutlarıysa  iki  odalı  evle
Domatesli  bulgura  tokluk  kaşığı
Yanında  da  buz  gibi  ayran  yakışığı
Bundandır  ki ;
Özgürlük  Türküleri    söyleyenlerle  dalaşmışlar …
Böylesi  günlerde  atıldı  kurşunlar ,
Çekildi  yağlı  ipler ,  genç  bedenlere


Yazıklar  olsun  dense  de  bu  işi  edenlere
Yine  yıllarca  yaslarını  gizlice  tuttular …
Hey  gidinin  altmışlı  yılları  hey ,
Çalınmaz  oldu  Ramazanlar’da  ney
Uğruna  dökülen  bunca  kana  dayanamayan
Olimpos’un  Demokrasi  Güzeli  sonunda  dedi  ki ;  vay
Apar ,  topar çıktı  yola
Gülümser  gibi  oldu  hem  sağa ,  hem  sola
Bazen  kör  topal ,  bazen  sağır  dilsiz
Sürüye ,  sürüye  eteklerini  konuk  oldu  ülkeme
Gün  geldi  ters  düştü ,  bağımsızlık  ilkeme
Bilgeler  dese  de   yarar  sağladı  halkıma
Kuşkusuz   en  çok   uzaklaşan   onlar  oldu
Cumhuriyet’e   can  veren  Atam’a …
Büyüdüğümüzde   anladık  onların   yanılgılarını 
Yendiklerini  sanırken ,  nasıl  da  yenildiklerini
Altüst  ettikten  sonra   kurulu  düzeni
Yaramaz   çocuklar  gibi  boyunlarını  büküp
Bağışlatmak  için  yaptıkları  oyunları
“ Bizler  okumadık  sizler  gibi ,  bilemedik”
Dediklerinde ;
Öfkemizi  bastırdık ,  taşlarda  bilemedik …
Ağıttır  bu  sözlerim ,  ana-babalarımıza  ağıt
Bir  parça  da  bizim  kuşağa  öğüt
Sen  de  kalırsan  ülkene ,  ulusuna  kaygısız
Atan’a ,  İlkeleri’ne ,  Devrimleri’ne   ilgisiz
Çocukların  da  seni  yargılayacaktır
Belki  de  hiç  bağışlamayacaktır …
Neler  olduysa  olmuş  geçmişte ;
Bizim  anamız ,  babamız  onlar
Dara  düştüğümüzde  sıkıntımızı  anlar
Kimisi  Devrim  için  yüzüklerini  bağışladığını  söyler
Kimisi  de  “ Ah  Menderes “  diye  inler
Bugün  bile  usanmadan  Müzeyyen’i ,  Hamiyet’i  dinler
Nedense  özgürlüklere , hoşgörülere  uzaktır  benlikleri
Bir  de  parada  bilirler  binlikleri
Artmasına  karşın  üzerinde  sıfırlar
Onlar  öğrenmekte  kısırlar

Belleyemezler  milyon ,  milyar  demesini
“ Beş  kuruşa  beş  düymük “  yaşam  ilkeleri …
Benim  kuşağımı  Dünya’ya   armağan  eden
Ederken  de   önyargılarıyla  darmadağan  eden
Şu  altmışlı  yılların  ana-babaları
Yine  de ;
Yürekler  dolusu  sevgiler ,  saygılar   sizlere
Bu  da  yeter ;  can  verdiniz  ya  bizlere …31.Ocak.1998

AYDINLIK  GÜNLER   İÇİN (II)
Olay ;  Susurluk
Durum ;  kusurluk
Anlatımda ;  kısırlık
Oysa  uyumadı  bu  adamlar
Ne  gündüz,  ne  gece
Kılıfına  uydurmak  için çaldıkları  minareyi
Nasılsa  halkımız   katıksız  enayi
Keyifle yudumlarcasına  dumanı  tüten  kahvesini
Yudum ,  yudum  sindirirlerdi  içlerine
Hırsızlara  yoldaş olan  kahpesini
Değil  mi  ki  ülkem  kalmıştı
Yoldan  çıkmışların   piçlerine …
İşte  bundan  dolayı ;
Derin  uykulara  masal  olsun   diye  yazıldı
Sayfalar  dolusu  kandırmaca  yalan
Ey  halkım  biraz  da  böyle  oyalan
Gün  olur  da  bir  gün  başkaldırırsan  bu  yazgına
Su  olup  da  boşalırsan ,  ülkeni  saran  yangına
Küllendirebilirsen  yoksulluğu
Ulusunun  umutsuz  yüreğinden
Fırıncının  ekmek  küreğinden
Getirebilirsen  aydınlığı  Kafdağı’nın  ardından
İşte  o gün ,
Güneşten  de  aydınlık  olur
Gelecekteki  günlerin … 31.Ocak.1998
*Yeniden  AYDINLIK  GÜNLER  İÇİN  kaygılanmayacağımız ,  mumlar  yakmayacağımız  AYDINLIK  BİR  TÜRKİYE   umuduyla …

HUKUK
Borcum  için  kapımı  kıran  hukuk
Neden  kırmazsın  hırsızların  elini
Süründürürsün   beni  yargıçların  önünde
Gezindirirsin   adımı ,  dedikoducuların  dilinde …
Görmezsin  deveyi  hamuduyla  yutanı
Kara  parayla ,  çalışmadan  sırtüstü  yatanı
Korunmasıza  zorbalıkla   yeteni
Sanki  başına  taç  edersin
Kilisede  tapınılacak  haç  edersin …
Dara  düştüm ,  sıyırdım  sırtımdan  postumu
Tüylerimi  hazla  yoluk ,   yoluk  ettiler
Böylece   öğrendim  gerçek  dostumu
Zorda  kalışıma  düğün   dernek  toyluk  ettiler …
Oysa  vurguncu  talan  etti  ülkemi
Umursamadı  yokluk  çeken  halkımı
Yasalarını  çiğnedi  senden  saklandı
Usum  almadı  ama ,  bir  de   aklandı
Kesesine  bolluk  bereket  eklendi
Utanmadı  bir  de  sana  diklendi
Senin   gücünse  yalnızca  bana  yüklendi
Anlayamadım  hukuk  ;  sen   kimden  yanasın ,
Doğruları  mı ,  yoksa  yanlışları  mı  gösteren  aynasın  ?... 31.Ocak.1998

EN  GENÇ  ALTMIŞSEKİZLİ’YE
1.Mayıs.1998’de 
           68’liler  yürüdü
Kırışmış  yüzleri ,
           kırlaşmış  saçlarıyla
Yıpransa  da  bedenleri
Yüreklerinin  genç  kaldığı  savıyla
Bir  de ;
            kimliklerinde  değil  ama
                          dillerindeki  68’li  sayıyla
Oysa  sen ;
En  gençleri  olarak  kaldın
Başucundaki   mezar  taşlarıyla …
Dün  onlarla ;
          ülken ,  ulusun   adına
                           özgürlüğü  düşledin
Bugün   onlar   böyle  erken  erken
Mao’nun 
           “uzun  yürüyüşü”nü
                           çağrıştırırcasına
Yollara  düşüşlerine  aldanıp  da
Sanma  ki  onlar  senin  bildiğin  gibiler
Çok   değiştiler
Bağımsız   ülkem ,
               egemen  halkım  söyleminden  çoktan  döndüler …
Bir  tek  sen  kaldın  bunca  yıldır
İlkelerinden  hiç  ödün  vermeden
Bir  tek  sen ;
Ne  köşe  dönmeyi  öğrendin ,  ne  de  iş  bitiriciliği
Osmanlı’nın  Sevr  işbirlikçisi ,
              ya  da  günümüzün  “ikinci  cumhuriyetçisi”
                              kimliğine   bürünüp  de
Belki  varlık  içinde
               gerçekteyse  yerlerde  sürünüp  de
68’de  savunduğun  değerlere 
               98’de   savaş  açmadın

Halkının   sorunlarındansa
                hiç  kaçmadın …
Onlar  yine  de ,
1.Mayıs.1998’de ,
Bağımsızlık ,  Barış ,  Demokrasi  Türküleri  söylediler
Bir  günlüğüne  coşkulu
Senin  onları  aklayacağındansa  kuşkulu
Gençlikleriyle  yüzleştiler …
O gün  seni  anarken ,
Bildikleri  bir  doğru  vardı ;
En  bağımsız ,
En  barışçı ,
En  demokrat
Bir  sen  kalmıştın
Toza toprağa  karışmış  kemiklerinle
O  onurlu  68’lilerden …1.Mayıs.1998

MAHSUSÇUKTAN
Aşık  olduk ,
          film  icabı ,  mahsusçuktan …
Sevdik ,  sevildik
           film   icabı  mahsusçuktan …
Soyduk ,  soyulduk
Sövdük ,  sövüldük
Dövdük ,  dövüldük
Bazen ağladık ,  bazen  güldük
Bizler  filmlerle  yaşadık
Oysa  yaşayanlara   seyirci  kaldık
Filmlerle  düşlere  daldık
Mahsusçuktan  yaşamları  gerçek  sandık …
19.Ağustos.1998
*Televizyonla  birlikte ;  mahsusçuktan  yaşamlarımız  arık  “ yeşilçam ”da  değil ,  “ beyazcam ”da …

MİLLETVEKİLİNİN  SÖYLEMİ
Vatan , Millet ,  Sakarya
Bu  halk   sakar  ya
Tel  kafeste  kanarya
Her  söylenene   kanar   ya
Yalanı ,  dolanı ,  talanı  unutur
Meclis’de  oylar  dolaşır   tur ,  tur
Biz  yine  geliriz ,
Nasılsa  bu  halk  keriz …30.Ağustos.1998

BİR  ÇEŞİT  BAŞKALDIRI  (su  başlarını  tutan  devlere)
Ne  dama  düştüm
Ne  de  damdan  düştüm
Ne  otelde  basıldım
Ne  de  yağlı  iple  asıldım
Dolandırmadan  söylediğim  Türkçem’de
Yalın  sözlerim  anlaşılır ,  sıradan
Yalın  yaşamım  da  öyle
Ben  de  varım  dediğimde ,  yanıtlıyorlar ;
Sen  çekil  bakalım  şöyle
Uçuk  kaçık   olman   yetmez  benliğinle
Çamur  balçık  olursan  beyninle ,  bedeninle
Belki  bir  sayfalık  yer  açabiliriz  aramızda
Ki  ancak  o  zaman
Bir  ayrıcalık  kalmaz  karamızda
Üstelik  yetenek  de  var   diyebiliriz ;
Sen  gibi   ozanımızda ,  yazarımızda …14.Kasım.1998

BAŞIM
Dik   başlı  olmak değildi  amacım
Yalnızca  başımı  dik  tutmak
Doğan  güne ,  esen  yele ,  gelen  yıla
Karşımda  kasıla ,  kasıla
Boy  gösterdikçe  yalan ,  dolan ,  talan
Yalnızca  onurum  olsa  da  elimde  kalan
Dik  başlı  olmak  değildi  amacım
Yalnızca  başımı  dik  tutmak …3.Aralık.1998

SORU
Ağzında  dişleri  eksik
Saçı  dökülmüş  bir  parça
Yağlar  taşmış ;  göğüs ,  göbek ,  kalça
Belki  bir  gözü  kör ,  ayağı  topal
Karışmış  birbirine  saç ,  sakal
Hiç  tedirgin  eder  mi  seni
Bu  da  insan  diye  baktığında 
Bir  adama  ya  da  kadına ?
Saçında  bitler  kaynaşsa
Sarımsak  koksa  nefesi
Ayakkabısı  delik ,  düşmüş  pençesi
Sen  yine  de  aldırmayıp
İnsan ,  bu  da  insan  diyerek
Yüreğinle  ona  dokunabilir  misin ?


Kim  bilir  o  da  kaç  kez  düşlemiştir
Onu  yıldızlara   taşıyacak  sevgileri
Kim  bilir  kaç  kez  umutlanmıştır
Cebinin  dolu ,  karnının  tok  olacağı  yarınlara ?
Kim  bilir  kimler  anlatmıştır  ona  da
Aydede’nin  gülümsediği  gecelerde
Çocuk  uykularına  büyülü  masalları ?
Ama  her nedense  işler  yolunda  gitmemiştir
Taşındıkça  yerküreye  toprağıyla  taşı  ayın
Kapılar  da  kapanmıştır  yüzüne ,
Eğer  yoksa  arkanda  dayın
İş  yok ,  aş  yok ,  aşk  yok …
Herkese  mi  yalan  söylemiştir
İlkokul  dergilerindeki  resimler ?
Nasıl  da  mutlu  gülümserken  şemsiyenin  altında
Kalın  paltolarıyla  anne ,  çocuk ,  baba
Yağmur ;  çizgi,  çizgi ,  kar ;  nokta ,  nokta
Şimdi  elleri  şiştikçe  dayanılmaz  soğukta
Koynuna  girivermiştir  karanlık  gecelerin …

Ya  sen ,  öyküsünü  dinlesen  böyle  birinin ;
İnsan ,  bu  da  insan  diyerek
Koparıp  bir  parça  ekmeğinden
Bir  kucak  dolusu  odun  sobasına
Açabilir  misin  bir  parça   yer ,  daha  güvenli  yaşamdan
Umut ,  birazcık  da  umut  benliğine  armağan
Senin  de  bencilliğin  darmadağan  olup
Sarıp  sarmalayabilir  misin  onu ?...2.Ocak.1999

“KÜRESEL”  DÜNYA
Ne Newyork, ne Paris, ne Londra;
Ben   ne  buyurursam  o  moda
Varsıllığımın  egemenliğini  kurduğum
Dünya   denen  şu  yaşlı  gezegende
Söz  söyleme  gücü  yalnız  bende …
Söylemim ;
“Küresel   düşün ,  yerel  yaşa”
Bir  parmak   bal  ağzınıza …
Duygularınızdan ,  düşüncelerinize  değin
Dilediğimce   sömürebilirim … 25.Ocak.1999


CUMARTESİ   ANNELERİNE
Ben  Boşnakım ,  sen  Kürtsün
O   Laz ,  diğeri   Çerkes
Kimlik   peşine  düştükçe  herkes
Her   gün  bir  yerlerde
Oğullar   verilir   toprağa
Analar  gözyaşı  döker
Ardından  paylaşırlar  günleri
Türkler  Cuma  Anaları
Kürtler  Cumartesi
Yurdun  her  köşesinde  birileri  dalaşır
Çarşamba’yla ,  Perşembe’yi  de
Başka   analar  paylaşır
Bu  gidişle ;
Anadolunun  Anaları
Bölündükçe  haftanın  günlerine
Korkarım  Anadolum  da  bölünür
Yeniden  yedi  düvele…13.Mart.1999

TÜRK  ULUSU’NUN  MUTLULUĞU
Yarı   aç ,  yarı  tok  olsa  da  karnımız
Sağlığımız  yerinde  ya ,  mutluyuz
Çeşmeden  akmasa  da  suyumuz
Şükür  kurumadı  kuyumuz
Çamur  balçık  olsa  da  yolumuz
Kesmiyor  ya  çapulcu ,  mutluyuz …
Tarhana ,  soğan ,  ekmek  aşımız
Yavuklumuz  cilveleşti  mi
Kolay ,  kolay  çatılmaz  kaşımız
Yersarsıntısı ,  sel  baskını ,  orman  yangını
Yine  de  sağ  kaldı  başımız
Girmedikçe  toprağa ,  mutluyuz …28.Mart.1999

HAYVANLAR  ALEMİ
Aslan  GS
Kanarya  FB
Kartal  BJK
Timsah  BURSA
Boğa  İSTANBUL …

Kurt  MHP
Arı  ANAP
At / beygir  DYP
Güvercin  DSP

Bizler  de  insanız  diye
İnsanlık  bekliyoruz
Şu  hayvanlar  aleminde …1.Aralık.1999
DEPREM
Fay  hattı   çatlamış  ya
Koca  bir  yalan
Çatlayıp  yırtılan
Ar  perdesi …
Saçı  bitmedik  yetimi
Marmara  kıyısındaki  zeytini
Uludağ’ındaki  ormanı
Bursa  Ovası’ndaki  harmanı
Unutanların  ar  perdesi …13.Aralık.1999

KARABATK’A    AĞIT
Katran  karası  bulaştı  kanadına
Can  çekişti  bir  avuç  bedeni
Dökülünce  uygarlığın  odu
Marmara’nın  suyuna ,  kopkoyu …

Gördüğün ;
Her şeyimizi  uğruna  sattığımız
Ajda’nın  petrolü  değil  gülüm
Karabatak  kanadındaki  ölüm …

Sustukça  biz ;
Çevre  Hakkımız’a  yapılan  saldırılara
Marmara  olmuş  yirmilerdeki  Anadolu
Sanki  yedi  düvelin  paylaşımında …30.Aralık.1999
*1999  yılında,   Marmara’da  batan  petrol  yüklü  tankerin   neden  olduğu  olumsuz  dışsallıklar  ve  de  televizyon  yansılarına  düşen  o   “ karabatak  ”ın   görüntüleri  unutulmamalı …

 


Gazetelerden :  POAŞ  ÖZELLEŞTİRİLDİ ???????
Başınıza  gelecek  belliydi ,
Sürünün  demiyorum  ama
Soruyorum ;
Nerede  tarlada  ürünün ?
Pek hoşunuza  gitmişti
Köşe dönmek ,  çalışmadan  yemek
Bir  de ; “ Devletçilik  de  neymiş ? “
“ Out “
Şimdilerde  “in “ liberalleşmek …
Özelleştirilirken ;
En  değerli  yapılar
El  atıldıkça  törene  de ,  yörene  de
Sen  sustun
Bugünse  ;
Devlet’in  yakıtı  gidiyor  elden  diye
Tüm  öfkeni  kustun
Oysa  çok  geç  artık
Elini  verdin ,
Değil  kolunu  kendini  alamazsın
Sen  artık  özgür  kalamazsın
Çoktan  paylaştı  yedi  düvel  yurdunu
Saldı  üstüne  vahşi  kapitalizmin  kurdunu
Ağlamak  için  geç  kaldın …3.Mart.2000


SOL  ELİM
Sol  elim ,  tembel  elim
Bir   türlü  okumayı ,  yazmayı  öğrenemedin
Ne  denli  eğilimliysen  de
Yeteneksiz ,  yetersiz  kalmaya
Birazcık  da  tembelliğe  dalmaya
Bak ,  uyarmadı  deme
Değiştireceğim  seni
Kıracağım  direncini …

Sol  elim ,  tembel  elim
Durmayacaksın  öyle  bir  yanda
Çolakmışçasına
Yenilmeyeceksin  sağın  çalımına …

“ Sol “  oluşundan  utanma ,
“ Hak  yolu  böyleymiş “  diyenlere   kanma
Hak  böyle  olsaydı ;
Yaratılmazdın  be  sol  elim … 25.Mart.2000

ÖFKEM
Yolumu  kesip  de  zorla ,
Sakız ,  mendil  satmak  için
Ayaklarıma  dolaşan
Sırnaşıkça   yaşamıma  bulaşan
Yüzü  kirden  kara ,  gömleği  yırtık
Uyuşturucudan  kafası  bulanık
Şu  yeni  yetmeye  değil  öfkem …
Miskin  miskin  pineklerken  kahve  köşelerinde
On çocuk  doğurtmaya  üşenmeyen ,  üşengeç  babaya
Kocasının  elinden  tutmak ,
Çocuklarını  bağrına  basmaktansa
Dara  düştüğünde ,  sorumsuzca
Yeni  bir  erkeğe  koşan  anaya …
Yoksa ;
İtilip ,  kakılmış
Bir  boğaz  daha  eksilsin  sofradan  diye
Sokağa  atılmış
Çocuğun  suçu  ne  ola  ki ,
Ona  kabarsın  öfkem ?...6.Aralık.2000

KUŞLAR
Kuşlar   dedikoducu ,  sır  tutmaz
Yaramazlıkları  babalara  sızdırır
Kardeş  getirir   leylekler
Kıskançlığımızı  azdırır
Yuvayı  da  dişi  kuş  yapar
Bize  yapacak  ne  iş   kaldı ?
Hep  kuşlar  yüzünden  olmalı
Aylaklığımız …20.Mayıs.2001

SÜRGÜN
Yine  de  gitmedim  “ sürgün “ e
Bırakıp  burada  kavgamı …
Pençelerini  geçirdiler  sırtıma
Oydular  gözlerimi
Koydular  karanlık  odalara
Git  dedikçe  dilleri
Yılmadım ,
Başkaldırdım  yalana ,  dolana ,  talana
Şu  kadınlığımla ,
Ne Nazım ,  ne  Zülfü 
Ve   niceleri  gibi
Yine  de  gitmedim  bu  ülkeden
Yine  de  gitmedim  bu  kentden
Daha   da  bilendim  kavgama … 27.Mayıs.2001


TÜRKÜN  RENGİ  TURKUAZ
Biz  çocukken ;  camgöbeği  derlerdi
Bugünkü  çocuklara  göre  “ aqua “ …
Türkün  rengi ; Turkuaz
Nedendir  bu  dayatma ,  nedendir  bu  naz ?
Eloğlu  biliyor ,  kimin   rengi  olduğunu
Cami ,  medrese ,  han ,  hamam
Nakış ,  nakış  dolduğunu
Fransız’ın   dilinden ,
Türkün  dili ;  Turkuaz
Şu  yeni  yetmelere  ne  desem  az
Öz  rengini  adlandırıyor ,  elin  diliyle ;  aqua
Fransız’dan  bile  Fransız  kalıyorlar  Turkuaz’a …5.Ocak.2006

MUTLULUĞUN  RESMİNİ  ÇİZMEK  ÜZERİNE
Ben   mutluluğun  resmini ,
İşin  kolayına  kaçmadan  çizdim  Nazım  Usta !...
Ölüm  Meleği’ne  kaptırınca  eşimi ,
Tezden  sildim  gözümden  yaşımı
Aradım  buldum  işimi
İki  bebeme  aş  pişirdim …
Ben  mutluluğun  resmini ,
İşin  kolayına  kaçmadan  çizdim  Nazım  Usta !...
“ Eksik  etek”  dul  kadın  olup ,  boynumu  bükmedim
Koruyun ,  kollayın  diye  çevreme  bakmadım
Ölenimin  ardından  ağıtlar  yakmadım
Yüreklice  direndim  yaşama
Hele  ki ;  neden  geldi  bunlar  başıma
Diye  yakınmadan ;
Aldım  kalemi  elime
Yazgımı  sil  baştan  yazdım …30.Mart.2006

1980 sonrasında değişen değerlerimiz bağlamında  dizelerime düşen duygularımın, düşüncelerimin izdüşümü  değişti… Ulusal düzeyde yaşamımızı sardıkça  kör karanlıklar, sarp yokuşlar; benden çok uzaklara düştü  tatlı düşler… Kaygılanıyorum ve giderek daha da çok… Bakıyorum yanıma, yöreme hiç kimsenin tadı yok… Umut; geveze bir kuştu, bizden çok uzaklara uçtu…  Dememek için iş,işten geçti; sesleniyorum son bir kez daha , haydi  silkinin ve kalkın ayağa, sakın düşmeyin  ölümünüze kurulmuş tuzağa…
Selma ERDAL; Bursa

 

Seçme Haber

Fransızların Anadolu’dan Çekilişi

Fransızların günümüzde Ermeni davasına bu kadar büyük destek vermelerinin nedenini daha gerçekçi bir değerlendirmeye tabi tutarak anlayabilmek için Fransız- Ermeni ilişkilerinin geçmişini çok iyi bilmek mecburiyetindeyiz.

Devamı...