Dizeler…
SORUDünyaya karışmadan
İnsanlarla barışmadan
Kendimle yarışmadan
Olur mu be arkadaş ?...16.Aralık.1994
ÖLÜMSÜZLÜK
Ne demiş bilge ?
Evrende hiç bir şey yok olmaz,
Yalnızca biçim değiştirir …
Evrenin soluğu
Geçmişi alır , bugüne eriştirir
Bugünü de yarınlara …
İşte bundandır
Benim ölümsüzlüğe kanışım
Toprağın derinlerinde
Binlerce yıl kalışım
Ardından belki bir çiçek
Belki bir böcek
Olurum diye düşlere dalışım…17.Ocak.1995
YANLIŞLIK ÜZERİNE
Eşit olmadıklarını bile , bile
Zaman , zaman
Ellerlimi ölçerim bir diğeriyle
Bazen da ayaklarımı
Sanki biri daha irice
Ya iki gözümle kaşlarım
Gerçekten de tam oturmuş mu
Yerli yerine ?
Bir de ;
Kul kusursuz olmaz derler
Sanırım bu söz doğru
İyi de ;
Tanrı’nın bile yanlış yaptığı düzende
Neden sorarlar bana soru ?... 17.Ocak.1995
ÇAY
Adam yakınıyor ;
Bu nasıl töre ?
Alışamadım gitti
Bir bardak çay için
Teşekkür’e …
Sözü mü olur
Dostlar arasında
Bir bardak çayın
Bir fincan kahvenin ?
Oysa düşünemiyor adam,
Enflasyon denen kahpenin
Belimizi büktüğünden beri
Bu ne cilve , bu ne naz
Çayın yanına teşekkür de az
Bundan böyle;
İçen parasını ödemeli… 17Ocak.1995
*Paradan altı sıfırı atmakla; enflasyonu düşürdüklerini sananların kulakları çınlasın…
FİKRET BEY
Doğum tarihi; bindokuz yüz elli
Medeni hali; evli
Dini İslam , kitabı Kur’an
Ama yine de o
Kadınlara tuzak kuran…
Dikkafalının birisi
Gençliğinde elinde kanlı kasatura
Yola gelmez bir bıçkın
Şimdilerde uslanmaz bir çapkın
Karısı gözü yaşlı bir geçkin
Otuzuna varmadan pörsümüş
Kocasının sevgisizliğinde üşümüş
Yediği dayaklardan bedeni yorgun
Kara topraklara girmeden yaşama dargın
Mutsuzlukta dönüşsüz bir sürgün
Çocuklarıysa çağa uygun
Oğlu kasabanın takımında sağaçık
Kızıysa koca delisi bir kaçık
Komşu kızlarla arasında bir yarış
Tombul bacakları ortada
Eteklerinin boyu bir karış
Evde kaldım diye inler…
Zimmetinde para dolu kasalar
Beyninde burgu , burgu yoksulluk
Aysonu nasıl gelecek diye dertler , tasalar
Her gün sorar kendine ;
Ne zaman bitecek bu kulluk ?
Gün bitiminde ayakları varmaz eve
Kimseler sormaz derdin nedir diye ?
Dinlediği tambur sesi değil , dırdır
“Kızımı kimler istemedi ki “ tekerlemesiyle
Kaynanası her gece bıkmadan yakınır
O da evine gitmekten sakınır
Ne dün gülmüş yüzü , ne de yarınında güvence
Açmazlarda boğulur durur gündüz gece
Nerden baksan devlet kapısında köle
Beşinci dereceden bir memur
Arkadaşları dalga geçer
“ İşin iş , dört başın mamur “
Oysa o da herkes gibi mağdur
Elinde yetmişlik bir şişe
Bulandı mı kafası küfreder gelmişe , geçmişe
Yarılsa da topraklar , insem yedi kat dibine
Yaşamın sorgulaması her an beyninde
Sakine Hanım’ın kocası Ayyaş Fikret Bey’in …11.Nisan.1996
AYDINLIK GÜNLER İÇİN
Hacıyız , bacıyız dediler
İliğimizi , kemiğimizi erittiler
“Saçı bitmedik yetim hakkı” unutuldu
Hırsızlık , yolsuzluk hüner oldu
Gün geldi vekiller milletini soydu
Bu bizlere daha bir koydu
Güvenimiz kalmadı artık hacıya , bacıya
Yüce Meclisimiz son versin bu acıya
Gizli kalmasın suçlar , suçlular
Fırsat bulamasın kötü niyetli güçlüler
HUKUK’un üstünlüğü ilkesi yaşama geçsin
Ulusumuz bir kez daha aydınlığı seçsin
Sığınılmasın dokunulmazlık zırhına
Sorgulamalar başlasın ; hırlısına , hırsızına
Çıksın Yüce Meclisimiz’den yüce bir karar
Ülkemiz , ulusumuz görmesin zarar
Doğruluk yeniden erdem olsun
Saygın vekiller Meclis’de yerini bulsun …
Bugün birlik zamanıdır , hem de dirlik
Arındırılsın Meclisimiz’deki kirlilik …
Demokrasinin gereğidir bağımsız yargı
Dokunulmazlıklar kaldırılsın , başlasın sorgu …
Yaraşır Meclisimiz’e güvenilirlik , saygınlık
Kaldırılmazsa dokunulmazlıklar sürecek bu dargınlık
Bilinsin ki duyuluncaya dek sesimiz ulusca dardayız
Aydınlık günler için bir dakikalık karanlıklardayız …29.Ekim.1997
ÖĞÜT
Yaralanmakla ,
Yararlanmak arasındaki ayrımın
Yalnızca bir “r” ünsüzü
olmadığını öğrendiğinde
büyümüş olacaksın
Sen de doyumsuz çıkar savaşlarına dalacaksın …
Kesenin dolmasıyla ,
Kasanın dolmasını beklerken
Saçların solacak erken
Bunlar nedir böyle her yerimden sarkan
Diye etini budunu yokladığında
Bir lokma ekmeğini bile
dostlarından sakladığında
Üstüne üstlük yalnız da kalacaksın …
İşte böyle küçüğüm ;
Ben
Dostlarınca
Güven duygusu zedelenmiş
Sıradan bir büyüğüm
Bunları ne zaman anladığıma gelince
Deyivereyim bir yol sana da dinle…
Günlerden bir gün düştüm dara
Gezdim kapı , kapı dost akraba
Dilimde bir sözcük ; para , para , para,
Borç istedim onlardan , bağış değil
Üzülme dediler , akıtma gözyaşlarını sil
Günlerce umutlandırdılar beni ,
Belki de avuttular gerçekleşmeyen sözleriyle
Oysa mutlandılar dar günümden ,
Hınzırca kıvılcımlanan gözleriyle
Bolca söz ettiler uslarının yüceliğinden
Ve de benim para kullanmadaki
becerimin cüceliğinden …
Atalarımız da demişler ;
“Tekerlek yoldan çıktı mı bir kez
yol gösteren çok olur”
Bir de düştün mü dara
Tüm dostların da yok olur …
Senin anlayacağın küçüğüm
Büyümem biraz acılı oldu ,
biraz da sancılı
Ama can çıkmayınca , umut da bitmezmiş
Her yer dolu olsa da dünya bencili
Ecel , parasızlık sayrılığına tutulanı
Alıp da gitmezmiş …
Gün oldu bulundu paralar
Kapandı cepte açılan yaralar
Demlendi çaylar , kaynatıldı kahveler
Serildi yeşil çimenlere
Oturup rahatça söyleşmek için kuzudan postlar
İşte sonunda yine çevremdeydi tilkiden dostlar
Gülen yüzümü görünce aldılar derin bir soluk
Oysa yaralı yüreğimden akıyordu kan oluk , oluk
Sandılar ki Selmacık çok alık
Tanrım yine de versin herkese sağlık
Yeniden kanalım yalan dostlara
Ola ki bir gün sen de düşersen dara
Bu yaşam dersini koy belleğinde bir yana
Çalarsan bir gün para için dost kapısını yana , yana
Bekle onlardan yalnızca bolca öğüt
Gerisi şırıldayan dereye eğilmiş salkım söğüt …30. Kasım.1997
SANALLAŞMAK
Varsayımlar üzerine
Kuramsal sevilerin yaşandığı günümüzde
Şimdilerde sanal sevgilere düştük
Sanal sevişip , sanal öpüştük
Geçmişte de sevildiğimizi sanıp alıyorduk
Ama bugünlerde sanallara kanıyoruz
Sanal konuşup , sanal gülüşüyoruz
Sanal küsüp , sanal barışıyoruz
Sanal tartışıp , sanal yarışıyoruz …
Ah bir de sanallaşsa hırslar , hırsızlıklar
Sanallaşsa saldırılar , sömürüler , savaşlar
Belki o zaman yüreklerdeki acılar da yavaşlar …2.Aralık.1997
OTUZ YILLIK ANIMSAMA
Aldığımız harçlık elli kuruş
Hamburger-Cola değil ama
Otuz kuruşa gazoz , yirmi kuruşa simit
Düşlerimizde binbir umut
Biz zor günlerin çocuklarıydık …
Ansızın bir sihirli değnek dokundu
Yaşamın tüm renklerine
Verildi bir yerlerden buyruk
Düşlerimizden çok uzaklara savrulduk …
Oysa bizler tören çocuklarıydık
Yirmiüç Nisanlar’da , Ondokuz Mayıslar’da
Her birimiz kelebek , çiçek , böcek
Günü geldiğinde ülkesi için ölecek …
Giderek boşa çıktı umutlar
Sorunlar göğsümüzde saplı kanlı bıçak
Yükseldi acılar Anadolu’dan
Biz buralardan başka yerlere göçek …
İşsizlik diz boyu , ama kimin tasası ?
Yapıldı antlaşmalar devletler arası
Çözüm diye sunuldu bir bilet parası ,
“Alaman” doktorlarca aynaya kondu akciğerler
Sayıldı ağızda dişler , pazardan at seçer gibi
Toplandı tahta bavullar, buluşma yeri Sirkeci …
Kalktı trenler Almanya’ya doğru
Halay çekenlerin çığlıklarıyla
Geride kalanların hıçkırıkları yarıştı ,
Kuşatmadan atlılar kentleri
Uçurmadan pala kılıçlar kelleleri
Osmanlı’nın yirminci yüzyıl beyleri
Sokakları süpürmek , yaşamlarını sömürtmek için
Yüzyıllarca sonra atalarından, işte Avrupa’daydı…
Naylon gömleklerin , pilli radyoların
Dancing ve restaurantların yaşamımıza karıştığı
Yavan ekmekle beslenen köylümüzün
Mercedes’le tanıştığı yılların ardından
Ülkesine , ulusuna yabancılaşmış bir nesil
Tanıdıkça Anadolulu başka halkları
Çekişmeler , çatışmalar , çelişkiler
Belirdi beyinlerde sorular
Bu düzen değişmeli , ama nasıl ?
Böylece on yılda bir uyarıların yapıldığı
Suçlunun suçsuza katıldığı
Düşünenin düşüncesinin tutsak alındığı
Günlere ulaştık …
Yurtta barış , Dünya’da barış yerine
Yurtta yarış , Dünya’da yarış
Saçı bitmedik yetimi unut
Her türlü yolsuzluğa karış
Çağına ulaştık …
Türkün Lirası’yla birlikte
Töresiyle yöresi de yitirdikçe değerini
Köylü sattı tarlasını , davarını
Çevirdi kaçak yapısının duvarını
Kentin ormanına , dağına , taşına
Kan katıldı , tatlı aşına …
Tüm dindarlar oldu halkına kindar
Çeteler dağdan düze indi
Soygunculuk oldu en önde gelen hüner
Böylesi düzene kargalar bile güler …
Ve dünlerdeki yerini aldı ,
Çocuklara günde elli kuruşluk harçlık
Bugünlerde toklar ülkesi Türkiye’de
Arsızca kapıları çalıyor açlık
Tanrım vermesin bu Devlet’e güçlük
Diyenlerin soyları da bir , bir tükendi
Doğruların yolları , erdemsizlerce tıkandı
Köşe dönücüler , iş bitiriciler parayla yıkandı
Yasalar ezildi , suçluların karşısında …
Nereden nereye ülkem , ulusum
Nereden nereye ?
Çakallar indi , kuzuların su içtiği dereye
Buğday ambarı ülkem
Avuç açtı yabandaki darıya
Bebelerin al , al yanakları soldu
Boyandı sağlıksız bir sarıya
Bütün bunlar nasıl sığdı
Otuz yıllık bir süreye
Almadı usum gitti bir türlü … 19.Ocak.1998 ( 1968-1998 yılları için yazılmıştır )
ALTMIŞLARIN ANA-BABALARINA AĞIT
Doğdukları evler gaz lambalı
Sokağın ışığında ders çalışmışlar
Yamalı çoraplarla ısınmış ayakları
Tarhana çorbasıyla beslenmeye alışmışlar
Altmış’daki Devrim’in ardından
Ufaktan , ufaktan şahlanmış atlara binip
Yoksulluktan , yolsuzluğa bulaşmışlar …
“ Yemedik yedirdik , giymedik giydirdik “ söylenceleri
Deniz kıyısında çadırlı yaz dinlenceleri
Müzeyyen’den , Hamiyet’ten şarkılar
Yeşilçam ürünü boyalı masallar
Haftasonları ızgara köfteli, buzlu rakılar
Tadını bildikleri eğlenceleri
Dizlerinde uyuturken çocuklarına anlattıkları
Nasreddin Hoca , Keloğlan gülmeceleri
Uzun kış gecelerinin oyunları; tombalayla
Fincan altında yüzük bulmacaları
Dostluğa kapı , kapı komşuluklarla ulaşmışlar …
İyi kocanın karısı , kurna başında belli
Düğünlerde çengiler göbek atar , parmakları zilli
Kızlar gelin olur , saçları telli
Tombul bileklere altın bilezikler için
Bedestenlerde kuyumcuları dolaşmışlar …
Hey gidinin altmışlı yılları hey
Ramazalar’da radyoda çalardı ney
Seçimden seçime halktan istenirdi “rey”
Düşünmeyi çok okumuşlara bırakmışlar …
Bu ana-babaların çocuklarından ilki
Devrimlerin öncüsü altmışsekiz kuşağı
Say ki halkın sırtında çelikten kaşağı
Onların umutlarıysa iki odalı evle
Domatesli bulgura tokluk kaşığı
Yanında da buz gibi ayran yakışığı
Bundandır ki ;
Özgürlük Türküleri söyleyenlerle dalaşmışlar …
Böylesi günlerde atıldı kurşunlar ,
Çekildi yağlı ipler , genç bedenlere
Yazıklar olsun dense de bu işi edenlere
Yine yıllarca yaslarını gizlice tuttular …
Hey gidinin altmışlı yılları hey ,
Çalınmaz oldu Ramazanlar’da ney
Uğruna dökülen bunca kana dayanamayan
Olimpos’un Demokrasi Güzeli sonunda dedi ki ; vay
Apar , topar çıktı yola
Gülümser gibi oldu hem sağa , hem sola
Bazen kör topal , bazen sağır dilsiz
Sürüye , sürüye eteklerini konuk oldu ülkeme
Gün geldi ters düştü , bağımsızlık ilkeme
Bilgeler dese de yarar sağladı halkıma
Kuşkusuz en çok uzaklaşan onlar oldu
Cumhuriyet’e can veren Atam’a …
Büyüdüğümüzde anladık onların yanılgılarını
Yendiklerini sanırken , nasıl da yenildiklerini
Altüst ettikten sonra kurulu düzeni
Yaramaz çocuklar gibi boyunlarını büküp
Bağışlatmak için yaptıkları oyunları
“ Bizler okumadık sizler gibi , bilemedik”
Dediklerinde ;
Öfkemizi bastırdık , taşlarda bilemedik …
Ağıttır bu sözlerim , ana-babalarımıza ağıt
Bir parça da bizim kuşağa öğüt
Sen de kalırsan ülkene , ulusuna kaygısız
Atan’a , İlkeleri’ne , Devrimleri’ne ilgisiz
Çocukların da seni yargılayacaktır
Belki de hiç bağışlamayacaktır …
Neler olduysa olmuş geçmişte ;
Bizim anamız , babamız onlar
Dara düştüğümüzde sıkıntımızı anlar
Kimisi Devrim için yüzüklerini bağışladığını söyler
Kimisi de “ Ah Menderes “ diye inler
Bugün bile usanmadan Müzeyyen’i , Hamiyet’i dinler
Nedense özgürlüklere , hoşgörülere uzaktır benlikleri
Bir de parada bilirler binlikleri
Artmasına karşın üzerinde sıfırlar
Onlar öğrenmekte kısırlar
Belleyemezler milyon , milyar demesini
“ Beş kuruşa beş düymük “ yaşam ilkeleri …
Benim kuşağımı Dünya’ya armağan eden
Ederken de önyargılarıyla darmadağan eden
Şu altmışlı yılların ana-babaları
Yine de ;
Yürekler dolusu sevgiler , saygılar sizlere
Bu da yeter ; can verdiniz ya bizlere …31.Ocak.1998
AYDINLIK GÜNLER İÇİN (II)
Olay ; Susurluk
Durum ; kusurluk
Anlatımda ; kısırlık
Oysa uyumadı bu adamlar
Ne gündüz, ne gece
Kılıfına uydurmak için çaldıkları minareyi
Nasılsa halkımız katıksız enayi
Keyifle yudumlarcasına dumanı tüten kahvesini
Yudum , yudum sindirirlerdi içlerine
Hırsızlara yoldaş olan kahpesini
Değil mi ki ülkem kalmıştı
Yoldan çıkmışların piçlerine …
İşte bundan dolayı ;
Derin uykulara masal olsun diye yazıldı
Sayfalar dolusu kandırmaca yalan
Ey halkım biraz da böyle oyalan
Gün olur da bir gün başkaldırırsan bu yazgına
Su olup da boşalırsan , ülkeni saran yangına
Küllendirebilirsen yoksulluğu
Ulusunun umutsuz yüreğinden
Fırıncının ekmek küreğinden
Getirebilirsen aydınlığı Kafdağı’nın ardından
İşte o gün ,
Güneşten de aydınlık olur
Gelecekteki günlerin … 31.Ocak.1998
*Yeniden AYDINLIK GÜNLER İÇİN kaygılanmayacağımız , mumlar yakmayacağımız AYDINLIK BİR TÜRKİYE umuduyla …
HUKUK
Borcum için kapımı kıran hukuk
Neden kırmazsın hırsızların elini
Süründürürsün beni yargıçların önünde
Gezindirirsin adımı , dedikoducuların dilinde …
Görmezsin deveyi hamuduyla yutanı
Kara parayla , çalışmadan sırtüstü yatanı
Korunmasıza zorbalıkla yeteni
Sanki başına taç edersin
Kilisede tapınılacak haç edersin …
Dara düştüm , sıyırdım sırtımdan postumu
Tüylerimi hazla yoluk , yoluk ettiler
Böylece öğrendim gerçek dostumu
Zorda kalışıma düğün dernek toyluk ettiler …
Oysa vurguncu talan etti ülkemi
Umursamadı yokluk çeken halkımı
Yasalarını çiğnedi senden saklandı
Usum almadı ama , bir de aklandı
Kesesine bolluk bereket eklendi
Utanmadı bir de sana diklendi
Senin gücünse yalnızca bana yüklendi
Anlayamadım hukuk ; sen kimden yanasın ,
Doğruları mı , yoksa yanlışları mı gösteren aynasın ?... 31.Ocak.1998
EN GENÇ ALTMIŞSEKİZLİ’YE
1.Mayıs.1998’de
68’liler yürüdü
Kırışmış yüzleri ,
kırlaşmış saçlarıyla
Yıpransa da bedenleri
Yüreklerinin genç kaldığı savıyla
Bir de ;
kimliklerinde değil ama
dillerindeki 68’li sayıyla
Oysa sen ;
En gençleri olarak kaldın
Başucundaki mezar taşlarıyla …
Dün onlarla ;
ülken , ulusun adına
özgürlüğü düşledin
Bugün onlar böyle erken erken
Mao’nun
“uzun yürüyüşü”nü
çağrıştırırcasına
Yollara düşüşlerine aldanıp da
Sanma ki onlar senin bildiğin gibiler
Çok değiştiler
Bağımsız ülkem ,
egemen halkım söyleminden çoktan döndüler …
Bir tek sen kaldın bunca yıldır
İlkelerinden hiç ödün vermeden
Bir tek sen ;
Ne köşe dönmeyi öğrendin , ne de iş bitiriciliği
Osmanlı’nın Sevr işbirlikçisi ,
ya da günümüzün “ikinci cumhuriyetçisi”
kimliğine bürünüp de
Belki varlık içinde
gerçekteyse yerlerde sürünüp de
68’de savunduğun değerlere
98’de savaş açmadın
Halkının sorunlarındansa
hiç kaçmadın …
Onlar yine de ,
1.Mayıs.1998’de ,
Bağımsızlık , Barış , Demokrasi Türküleri söylediler
Bir günlüğüne coşkulu
Senin onları aklayacağındansa kuşkulu
Gençlikleriyle yüzleştiler …
O gün seni anarken ,
Bildikleri bir doğru vardı ;
En bağımsız ,
En barışçı ,
En demokrat
Bir sen kalmıştın
Toza toprağa karışmış kemiklerinle
O onurlu 68’lilerden …1.Mayıs.1998
MAHSUSÇUKTAN
Aşık olduk ,
film icabı , mahsusçuktan …
Sevdik , sevildik
film icabı mahsusçuktan …
Soyduk , soyulduk
Sövdük , sövüldük
Dövdük , dövüldük
Bazen ağladık , bazen güldük
Bizler filmlerle yaşadık
Oysa yaşayanlara seyirci kaldık
Filmlerle düşlere daldık
Mahsusçuktan yaşamları gerçek sandık …
19.Ağustos.1998
*Televizyonla birlikte ; mahsusçuktan yaşamlarımız arık “ yeşilçam ”da değil , “ beyazcam ”da …
MİLLETVEKİLİNİN SÖYLEMİ
Vatan , Millet , Sakarya
Bu halk sakar ya
Tel kafeste kanarya
Her söylenene kanar ya
Yalanı , dolanı , talanı unutur
Meclis’de oylar dolaşır tur , tur
Biz yine geliriz ,
Nasılsa bu halk keriz …30.Ağustos.1998
BİR ÇEŞİT BAŞKALDIRI (su başlarını tutan devlere)
Ne dama düştüm
Ne de damdan düştüm
Ne otelde basıldım
Ne de yağlı iple asıldım
Dolandırmadan söylediğim Türkçem’de
Yalın sözlerim anlaşılır , sıradan
Yalın yaşamım da öyle
Ben de varım dediğimde , yanıtlıyorlar ;
Sen çekil bakalım şöyle
Uçuk kaçık olman yetmez benliğinle
Çamur balçık olursan beyninle , bedeninle
Belki bir sayfalık yer açabiliriz aramızda
Ki ancak o zaman
Bir ayrıcalık kalmaz karamızda
Üstelik yetenek de var diyebiliriz ;
Sen gibi ozanımızda , yazarımızda …14.Kasım.1998
BAŞIM
Dik başlı olmak değildi amacım
Yalnızca başımı dik tutmak
Doğan güne , esen yele , gelen yıla
Karşımda kasıla , kasıla
Boy gösterdikçe yalan , dolan , talan
Yalnızca onurum olsa da elimde kalan
Dik başlı olmak değildi amacım
Yalnızca başımı dik tutmak …3.Aralık.1998
SORU
Ağzında dişleri eksik
Saçı dökülmüş bir parça
Yağlar taşmış ; göğüs , göbek , kalça
Belki bir gözü kör , ayağı topal
Karışmış birbirine saç , sakal
Hiç tedirgin eder mi seni
Bu da insan diye baktığında
Bir adama ya da kadına ?
Saçında bitler kaynaşsa
Sarımsak koksa nefesi
Ayakkabısı delik , düşmüş pençesi
Sen yine de aldırmayıp
İnsan , bu da insan diyerek
Yüreğinle ona dokunabilir misin ?
Kim bilir o da kaç kez düşlemiştir
Onu yıldızlara taşıyacak sevgileri
Kim bilir kaç kez umutlanmıştır
Cebinin dolu , karnının tok olacağı yarınlara ?
Kim bilir kimler anlatmıştır ona da
Aydede’nin gülümsediği gecelerde
Çocuk uykularına büyülü masalları ?
Ama her nedense işler yolunda gitmemiştir
Taşındıkça yerküreye toprağıyla taşı ayın
Kapılar da kapanmıştır yüzüne ,
Eğer yoksa arkanda dayın
İş yok , aş yok , aşk yok …
Herkese mi yalan söylemiştir
İlkokul dergilerindeki resimler ?
Nasıl da mutlu gülümserken şemsiyenin altında
Kalın paltolarıyla anne , çocuk , baba
Yağmur ; çizgi, çizgi , kar ; nokta , nokta
Şimdi elleri şiştikçe dayanılmaz soğukta
Koynuna girivermiştir karanlık gecelerin …
Ya sen , öyküsünü dinlesen böyle birinin ;
İnsan , bu da insan diyerek
Koparıp bir parça ekmeğinden
Bir kucak dolusu odun sobasına
Açabilir misin bir parça yer , daha güvenli yaşamdan
Umut , birazcık da umut benliğine armağan
Senin de bencilliğin darmadağan olup
Sarıp sarmalayabilir misin onu ?...2.Ocak.1999
“KÜRESEL” DÜNYA
Ne Newyork, ne Paris, ne Londra;
Ben ne buyurursam o moda
Varsıllığımın egemenliğini kurduğum
Dünya denen şu yaşlı gezegende
Söz söyleme gücü yalnız bende …
Söylemim ;
“Küresel düşün , yerel yaşa”
Bir parmak bal ağzınıza …
Duygularınızdan , düşüncelerinize değin
Dilediğimce sömürebilirim … 25.Ocak.1999
CUMARTESİ ANNELERİNE
Ben Boşnakım , sen Kürtsün
O Laz , diğeri Çerkes
Kimlik peşine düştükçe herkes
Her gün bir yerlerde
Oğullar verilir toprağa
Analar gözyaşı döker
Ardından paylaşırlar günleri
Türkler Cuma Anaları
Kürtler Cumartesi
Yurdun her köşesinde birileri dalaşır
Çarşamba’yla , Perşembe’yi de
Başka analar paylaşır
Bu gidişle ;
Anadolunun Anaları
Bölündükçe haftanın günlerine
Korkarım Anadolum da bölünür
Yeniden yedi düvele…13.Mart.1999
TÜRK ULUSU’NUN MUTLULUĞU
Yarı aç , yarı tok olsa da karnımız
Sağlığımız yerinde ya , mutluyuz
Çeşmeden akmasa da suyumuz
Şükür kurumadı kuyumuz
Çamur balçık olsa da yolumuz
Kesmiyor ya çapulcu , mutluyuz …
Tarhana , soğan , ekmek aşımız
Yavuklumuz cilveleşti mi
Kolay , kolay çatılmaz kaşımız
Yersarsıntısı , sel baskını , orman yangını
Yine de sağ kaldı başımız
Girmedikçe toprağa , mutluyuz …28.Mart.1999
HAYVANLAR ALEMİ
Aslan GS
Kanarya FB
Kartal BJK
Timsah BURSA
Boğa İSTANBUL …
Kurt MHP
Arı ANAP
At / beygir DYP
Güvercin DSP
Bizler de insanız diye
İnsanlık bekliyoruz
Şu hayvanlar aleminde …1.Aralık.1999
DEPREM
Fay hattı çatlamış ya
Koca bir yalan
Çatlayıp yırtılan
Ar perdesi …
Saçı bitmedik yetimi
Marmara kıyısındaki zeytini
Uludağ’ındaki ormanı
Bursa Ovası’ndaki harmanı
Unutanların ar perdesi …13.Aralık.1999
KARABATK’A AĞIT
Katran karası bulaştı kanadına
Can çekişti bir avuç bedeni
Dökülünce uygarlığın odu
Marmara’nın suyuna , kopkoyu …
Gördüğün ;
Her şeyimizi uğruna sattığımız
Ajda’nın petrolü değil gülüm
Karabatak kanadındaki ölüm …
Sustukça biz ;
Çevre Hakkımız’a yapılan saldırılara
Marmara olmuş yirmilerdeki Anadolu
Sanki yedi düvelin paylaşımında …30.Aralık.1999
*1999 yılında, Marmara’da batan petrol yüklü tankerin neden olduğu olumsuz dışsallıklar ve de televizyon yansılarına düşen o “ karabatak ”ın görüntüleri unutulmamalı …
Gazetelerden : POAŞ ÖZELLEŞTİRİLDİ ???????
Başınıza gelecek belliydi ,
Sürünün demiyorum ama
Soruyorum ;
Nerede tarlada ürünün ?
Pek hoşunuza gitmişti
Köşe dönmek , çalışmadan yemek
Bir de ; “ Devletçilik de neymiş ? “
“ Out “
Şimdilerde “in “ liberalleşmek …
Özelleştirilirken ;
En değerli yapılar
El atıldıkça törene de , yörene de
Sen sustun
Bugünse ;
Devlet’in yakıtı gidiyor elden diye
Tüm öfkeni kustun
Oysa çok geç artık
Elini verdin ,
Değil kolunu kendini alamazsın
Sen artık özgür kalamazsın
Çoktan paylaştı yedi düvel yurdunu
Saldı üstüne vahşi kapitalizmin kurdunu
Ağlamak için geç kaldın …3.Mart.2000
SOL ELİM
Sol elim , tembel elim
Bir türlü okumayı , yazmayı öğrenemedin
Ne denli eğilimliysen de
Yeteneksiz , yetersiz kalmaya
Birazcık da tembelliğe dalmaya
Bak , uyarmadı deme
Değiştireceğim seni
Kıracağım direncini …
Sol elim , tembel elim
Durmayacaksın öyle bir yanda
Çolakmışçasına
Yenilmeyeceksin sağın çalımına …
“ Sol “ oluşundan utanma ,
“ Hak yolu böyleymiş “ diyenlere kanma
Hak böyle olsaydı ;
Yaratılmazdın be sol elim … 25.Mart.2000
ÖFKEM
Yolumu kesip de zorla ,
Sakız , mendil satmak için
Ayaklarıma dolaşan
Sırnaşıkça yaşamıma bulaşan
Yüzü kirden kara , gömleği yırtık
Uyuşturucudan kafası bulanık
Şu yeni yetmeye değil öfkem …
Miskin miskin pineklerken kahve köşelerinde
On çocuk doğurtmaya üşenmeyen , üşengeç babaya
Kocasının elinden tutmak ,
Çocuklarını bağrına basmaktansa
Dara düştüğünde , sorumsuzca
Yeni bir erkeğe koşan anaya …
Yoksa ;
İtilip , kakılmış
Bir boğaz daha eksilsin sofradan diye
Sokağa atılmış
Çocuğun suçu ne ola ki ,
Ona kabarsın öfkem ?...6.Aralık.2000
KUŞLAR
Kuşlar dedikoducu , sır tutmaz
Yaramazlıkları babalara sızdırır
Kardeş getirir leylekler
Kıskançlığımızı azdırır
Yuvayı da dişi kuş yapar
Bize yapacak ne iş kaldı ?
Hep kuşlar yüzünden olmalı
Aylaklığımız …20.Mayıs.2001
SÜRGÜN
Yine de gitmedim “ sürgün “ e
Bırakıp burada kavgamı …
Pençelerini geçirdiler sırtıma
Oydular gözlerimi
Koydular karanlık odalara
Git dedikçe dilleri
Yılmadım ,
Başkaldırdım yalana , dolana , talana
Şu kadınlığımla ,
Ne Nazım , ne Zülfü
Ve niceleri gibi
Yine de gitmedim bu ülkeden
Yine de gitmedim bu kentden
Daha da bilendim kavgama … 27.Mayıs.2001
TÜRKÜN RENGİ TURKUAZ
Biz çocukken ; camgöbeği derlerdi
Bugünkü çocuklara göre “ aqua “ …
Türkün rengi ; Turkuaz
Nedendir bu dayatma , nedendir bu naz ?
Eloğlu biliyor , kimin rengi olduğunu
Cami , medrese , han , hamam
Nakış , nakış dolduğunu
Fransız’ın dilinden ,
Türkün dili ; Turkuaz
Şu yeni yetmelere ne desem az
Öz rengini adlandırıyor , elin diliyle ; aqua
Fransız’dan bile Fransız kalıyorlar Turkuaz’a …5.Ocak.2006
MUTLULUĞUN RESMİNİ ÇİZMEK ÜZERİNE
Ben mutluluğun resmini ,
İşin kolayına kaçmadan çizdim Nazım Usta !...
Ölüm Meleği’ne kaptırınca eşimi ,
Tezden sildim gözümden yaşımı
Aradım buldum işimi
İki bebeme aş pişirdim …
Ben mutluluğun resmini ,
İşin kolayına kaçmadan çizdim Nazım Usta !...
“ Eksik etek” dul kadın olup , boynumu bükmedim
Koruyun , kollayın diye çevreme bakmadım
Ölenimin ardından ağıtlar yakmadım
Yüreklice direndim yaşama
Hele ki ; neden geldi bunlar başıma
Diye yakınmadan ;
Aldım kalemi elime
Yazgımı sil baştan yazdım …30.Mart.2006
1980 sonrasında değişen değerlerimiz bağlamında dizelerime düşen duygularımın, düşüncelerimin izdüşümü değişti… Ulusal düzeyde yaşamımızı sardıkça kör karanlıklar, sarp yokuşlar; benden çok uzaklara düştü tatlı düşler… Kaygılanıyorum ve giderek daha da çok… Bakıyorum yanıma, yöreme hiç kimsenin tadı yok… Umut; geveze bir kuştu, bizden çok uzaklara uçtu… Dememek için iş,işten geçti; sesleniyorum son bir kez daha , haydi silkinin ve kalkın ayağa, sakın düşmeyin ölümünüze kurulmuş tuzağa…
Selma ERDAL; Bursa
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
YAZARLAR
Seçme Haber
| Fransızların Anadolu’dan Çekilişi |
|
| Devamı... |


Fransızların günümüzde Ermeni davasına bu kadar büyük destek vermelerinin nedenini daha gerçekçi bir değerlendirmeye tabi tutarak anlayabilmek için Fransız- Ermeni ilişkilerinin geçmişini çok iyi bilmek mecburiyetindeyiz.
