Demir Kapıların Ardı
Koskoca demir kapının şangur şungur açılıp kapanmasından hep ürkmüşümdür. İçim titrer, o demir kapının küçücük penceresi sanki içime üflenen bazen buz parçası, bazen ılık bir nefes gibi gelirdi. Ayaklarım önceleri titrer, adımlarım koridorlarda sessizliğin sesini yırtardı. Tam ikinci kapının önüne geldiğimde içerden sesler yükselirdi:
"Geldi! Hocamız geldi!"
Yola koyulduğum günlerden bir gün koşarak mı gidiyordum, yoksa ayaklarıma bir ağırlık mı asılıydı, bilemedimdi. Farklıydı, çok farklı... Gökyüzü ağırlaşmış, cezaevi ağırlarmış, avluya gün doğmamış gibiydi.
Ecevit, Türkiye'nin gözünde; gözü kara, inatla inandıklarının arkasında, bedel ödemekten korkmayan, kalemini sakınmayan bir efsane. Yani, KARAOĞLAN… Duydum ki, "İçeri düşmüş".
"Nasıl efsaneyi hapsedebilirler? Akıllarını yemiş olmalılar" dedi aklım. "Görmeliyim" diye titredi içim. "Yazılarını okuduğum, siyasi yaşamını izlediğim Ecevit, hele de sevdası olan Rahşan Hanım ne yapar, ne eder?" diye düştü aklıma. "Hapishane ayrılığı adama ölüm gibi gelir. Vurur. Karanlık gecelerini kanatır, gündüzlerine gün doğmaz yapar" dedi içim.
Cezaevi içinde bir eski revir var. Bir arada okul olarak kullanılmış. İki katlı etrafı duvarlarla örülü, sanki cezaevi içinde bir cezaevi. Efsanemizi oraya koymuşlar. Birden temmuz ateşinde bir bardak su ferahlığı serpildi içime. Hiç değilse okulda, bir zamanlar da olsa kitapların ruh kattığı bir mekân. Sevince yer açmak için nasıl da çırpınır şu insan beyni. Karanlığın koyuluğunu böyle hafifletir yürek.
Merdivenlerden çıktım. Yüreğim kıpır kıpır. Kapı açık.
İçeri girdim. Tüm diyebildiğim:
- "Ben Ayşe öğretmen."
Aldığım ilk yanıt:
- "Hoş geldiniz."
Ve, incelikle ikram edilen bir çikolata. Kocaman bir masa, üzerinde bir daktilo, kâğıtlar ve kitaplar. Belli ki çalışacak. O'nun uykuda bile düşündüğünden öyle eminim ki... Kocaman iki koltuk; odanın neredeyse yarısını kaplıyor. Gözüm odanın geri kalan bölümüne kaydı. Bembeyaz pike ile örtülü bir yatak. Altından demir somyanın ayakları görünüyor.
O, efsane Karaoğlan, burada! Nasıl? Anlayamıyordum. Belki de, yüreğimin isyanının sesi bu "anlayamıyorum." Acıyı duyan, ama sıralı, düzenli kelimelere dökemeyenin ifadesi olan, "anlayamıyorum."
Kırma ahşap bir masa. Üzerinde porselenden küçük boy bir demlikle çaydanlık. Bana çay demliyor. Ellerimin titreyişini saklayamıyorum çayı alırken. Yüreğimin titreyen sesini saklamayı başardım mı bilemiyorum? Ekin ve Yaşam küçüklerdi. Anlarlar mı, diye düşünmeden anlattım, anlattım, anlattım.
"İnancın, direncin bedelini ödetmek isteyenler hep olabilir. Bedel ödemekten korkmadan inancını taşıyanlar oldukça, kendini aynaya her baktığında inançsızlığının utancı yüzüne vurulmuş gibi görenler de olur. Ama siz, inancı taşıyanlardan olu, ve inancını taşıyanlara saygı duyun.
İnancınızı dirençle savunun. Bedelini ödemekten korkmayın. Bedel ödeyen onurlu insanları tanısanız da tanımasanız da sevin, saygıyla tutun yüreğinizde. Bedel ödeyen onurlu bir insanı, Ecevit'i hiç unutmayın" dedim.
Yedi yaşın merakıyla gözlerini açarak beni dinleyen kızım Ekin, bugün 27 yaşında. Mülkiye'den mezun. Yaşam ise, İTÜ'yü bitirdi. Sizleri küçücükken, bu sözlerle tanıdılar. İnancı, direnci sizinle anlattım onlara. Çok mutluyum, böylesine somut, böylesine hayatın içinden tanıdılar sizi. İnancı, direnci, sizin adınızla öğrendiler, diye.
Günlük yaşantımın bir parçası olan cezaevine gitmeye devam ettim. Orada bulunanlar öylesine güzel insanlardı ki, bırakmak düşünülemezdi bile. Okuma yazmaları yoktu sınıfımdakilerin.
"Bir eşimin adını yazabilsem", "Çıktığımda otobüs durağını kimseye sormadan bir bulabilsem", "Sevdiklerime birini ortak etmeden duygularıma mektup yazabilsem", "Mektuplarımı kimsenin gözü değmeden, kimsenin sesini araya sokmadan bir okuyabilsem" diyen kadınlardılar.
İşledikleri suçların yüreklerine sığması mümkün olmayan kadınlar... Birer ranzada, birer yataktan başka bir sahip olduğu mekân olmadan yıllarla yaşayan kadınlar...
Sadece bir ranza; yatarsın ranza üstünde,yersin ranza üstünde, örgü örersin ranza üstünde, bol bol hayal kurarsın ranza üstünde...
Hele de ranzanın üst katında isen, yatışların dışında daha da zordur hayat. İn çık, in çık, in çık, geçer günlerin. Kızgın çay hazırlarsın, keyfince demli olsun istersin, kokusunu içine çekerek içmek istersin, tam ağzına götürürsün, elinden bir kaydırmaya gör, yanarsın yüreğin gibi...
Fırlarsın ranzadan, bulursan soğuk suyu, hemen soyarsın yanan yerini, buz gibi yaparsın, söndürmeye çalışırsın, belki biraz acısıdır dinen…
Bakardım onlara içlerindeki acılar diniyor mu diye?
Soru yağmuruna tutarım kendimi. Bırakılamaz kadınlardılar, günlük yaşamımın bir parçasıydı cezaevi, cezaevi sınıfı...
Merdiven altında adına "mutfak" diyoruz bir yercik. Sıcak bir kap yemek için bile sıraya girmek gerek. Yazdır, canın çekmiştir, domates ucuzlamıştır, iki de yumurta kantinden, al sana bir menemen, ban da ban ekmeğini...
Mutfağın sırasında hayaline sarılmış beklersin sıranı. Hayallerini hayal ettiğim kadınlardılar cezaevi kadınları. Günlük yaşamımın bir parçasıydılar. İsmet, Nezaket, Ayşe, Feride... Ortak adları "Yedi cüce" olan, aynı mahalleden gelen kadınlar...
İkinci demir kapının arkasından ,demir merdivenlerden inerim yanlarına. Önce seslerini bulurum:
"Geldi! Ayşe öğretmen geldi!"
Sonra kendilerini bulurum, tatlı bir telaş içinde.Telaşları öğretmenlerine bir bardak çay ve bir hamur işi ikram yetiştirme telaşı. Derse başladığımızda istek ve hırs kesilirler; öğrenme isteği ve kaybettiği zamanı geri kazanma hırsı. Hırsımızı ve isteğimizi birlikte çoğaltırız derste. Öğrenilecekler, adeta gözle görülerek akar akıllarına. Zamanın nasıl akıp geçtiği belirsiz, bitiverir ders. Bırakılamaz kadınlardılar, yalanım yok.
Bir görüş günü gitmeyin koğuşa. Şaşkın bakakalırsınız. Bayram yeri gibidir. Allı pullu, morlu boncuklu, desenli desensiz yeni, temiz yazmaların içine girivermişlerdir. Yanaklar pembeleşmiş, gözler parlamış, heyecan içindedirler. Kiminin kocası, kiminin çocukları, kiminin kardeşleri,ana-babalarıdır gelen ziyaretçiler. Tel örgünün soğukluğu arada tenlerine yapışsa da dokunmaya çalışırlar. Ders akıllarından çıkıp gitmiştir, öğrenmekle kaybedilen zamanı geri kazanmak unutulmuştur. Özlem basmıştır koğuşu. Görüşe hazırlık bir bayram yeri uğultusudur koğuşta. Görüş biter, bayramda kurulan lunapark sökülüp gitmişçesine bir harap sessizlik kalır. Sanki her görüşçüsüyle buluşma atlı karıncanın bir parçasını söküp almıştır koğuştan. Size bir bardak çay ikram edecek kimse yoktur ortalıkta. Herkes ranzasına çökmüş, içine dönmüştür. Nasıl bırakıp gidebilirsiniz bu derin acılı kadınları?
Tahliye günü kapıdaydım. Sayın Ecevit'i yüreği heyecanla dolu uğurlayan, cezaevi öğretmeni Ayşe oracıkta. Sabırla ve sevgiyle, dimdik duyguları ve inançlarıyla kapıdan alanıydı Rahşan Hanım… Yılların yoramadığı yüzündeki sevinç, suskun ve buruktu…
Yanına gidemedimse, çekingenliğimdendir. Cezaevindekilerin öğretmeni Ayşe’liğimi dile dökememekten çekinmiştim. Ne diyeceğimi bilememekten, cümle kuramamaktan, hatta bir "geçmiş olsun" bile demeyi başaramayacak kadar sesimi yutmuş olacağımdan çekinmiştim.
İçerideki küçük porselen demliğin çayının bugün bile damağımda olan tadını anlatamamaktan çekinmiştim. İnanca, dirence, hayat arkadaşlığıyla kaynaşmış bir yoldaşlığa saygı ile oracıkta donakaldım. Onlar bilmese de, Rahşan Hanım’la efsane Karaoğlan'ı cezaevi kapısından uğurlayan oldum.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
YAZARLAR
Seçme Haber
| Yunan Taarruzu ve İlerleyişi |
|
| Devamı... |




Radikal Dinci kesim ve yardakçılarının Atatürk ve Milli Mücadele Dönemi hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmediklerinden o kadar eminim ki, aşağıda hikâyesini anlatacağım büyük Yunan Taarruzu ve başarılarını da duymadıklarını tahmin ediyorum. Düşmanlarla beraber olup kendi Ordusu ile uğraşmak 